27 Aralık 2008 Cumartesi

YUNAN MİTOLOJİSİ

YUNAN TANRILARI

Tüm dinlerde evrenin yaratılışından önce var olduğu kabul edilen bir kaos dönemi vardır. Daha sonra yine tüm dinlerde ortak olan evrenin yaratılışında toprak dişil ya da eril olarak parthenogenesise (kendi kendini yaratma) sahiptir. Hellen Pantheonunda da bu düzen aynen görülür. Buradaki toprak Gaia adıyla tanımlanan toprak anadır yani dişildir. Gaia daha sonra yine aynı fonksiyonuyla (parthenogenesis) Uranos (gök), Pontos (denizler) ve dağları yaratmıştır (bu çocukların üçü de erildir). Daha sonra Gaia Uranos’la birleşir ve buradan Titanlar (12 tane, 6 dişi, 6 erkek), Kykloplar (alınlarının otasında tek gözü olan ve duvar örmecilikleriyle meşhur devler) ve Hekatonkheirleri (100 kollu devler) doğurur. Ancak baba Uranos bu çocukların fiziksel anomalilerinden dolayı toprak ananın bağrına gömmeye başlar. Burada ilk kez babanın toplumsal düzen içinde doğan çocukların yaşama haklarını elinde tuttuğunu gösteren uygulama görülmektedir. Bu andan itibaren toplumda anaerkilliğin yerini babaerkillik almıştır.
Kardeşlerini toprak ananın bağrına gömdüğünü gören Titan Kronos, annesinin önerisi üzerine, kardeşlerinin intikamını almak için tırpanla (harpe - doğu etkisi belirtiyor olabilir) babasının erkeklik organlarını keser (böylece gök tanrı ile yer tanrıyı ayırmış olur). Burada babaya isyan eden ve onun her dediğinin ve yaptığının doğru olduğu düşünmeyen çocuk karşımıza çıkıyor. Bu olaydan sonra yönetimi ikinci nesil ele geçirmiştir. Uranos’un etrafa saçılan döllerinden çocuklar doğar. Klasik Yunan’da Uranos’un kültünün olmaması, kökeninin Yunan öncesine dayandığını gösteriyor olabilir.
Birinci kuşak yönetim Kronos’la son bulur. Yönetimi ele geçiren ikinci kuşaktan Kronos kardeşi (yine bir Titan olan) Rhea ile evlenir. Kronos’un kardeşiyle evlenmesi gerçekte toplumsal düzende birinci derece kan bağı evliliklerin meşru sayıldığının bir göstergesi olmaktadır. Çocuklarından birinin evrenin yönetimini onun elinden alacağı korkusuyla (Gaia ve Uranos ona bildirmişti) doğan bütün çocuklarını (Demeter, Hades, Poseidon, Hera, Hestia, Zeus) yutmaya başlar. (Nüzhet Haşim Sinanoğlu: Kronos, bu hareketiyle, durup dinlenmeden yarattıklarını kemiren zamanı temsil etmektedir.) Ancak sıra Zeus’a gelince, Rhea, Gaia’ya başvurmuş ve Gaia’nın önerdiği komployu hayata geçirmiştir: kundakta bir bebekmiş gibi Kronos’a kundakta taş vermiştir ve bebek Zeus’u Girit’e götürmüştür. Kronos’un çocuklarını yutması olayında, yönetimdeki gücün önemli olduğunu anlayan erkeğin yönetici kimliğini koruyabilmek amacıyla her türlü yola başvurabileceği olgusu karşımıza çıkıyor. Ananın çocuklarını koruma içgüdüsü ve ilk kadın dayanışması (Rhea ile Gaia’nın işbirlikçi komplosu) bu mythosla gündeme gelmektedir.

ZEUS:
Zeus’un kökeni tartışmalıdır. Erken dönemlerde (19. yy.) tanrının Yunanistan’daki Olympos Dağı’yla ilişkili olduğu söyleniyordu. Ancak Olympos’un anlamı Uludağ’dır (Yüksekdağ). Yunanistan dışında Anadolu’da da antik dönemde bir çok dağın adı Olympos’tur. Bunun için tanrının kökenini Olympos’la birleştiren varsayım bugün için geçerliliğini yitirmiştir. Buna karşın Zeus’un doğuşuyla ilişkili tüm mythoslarda babadan kaçırılan bebeğin Girit Adası’nda Ida ya da Dikta adı verilen mağara ya da dağda büyütüldüğü anlatılır. Burada keçi Amaltheia’nın (N.H.Sinanoğlu: Amaltheia bir geyik türüdür /A. Erhat: Zeus’u yetiştiren bir nymphenin adı, Zeus’u bir keçinin sütüyle beslemiştir. Bu keçi Helios’tan doğma korkunç bir yaratıktır.)sütüyle beslendiği, nymphelerin kendisini yetiştirdiği ileri sürülür. (N.H.Sinanoğlu: Rhea’nın papazları Kuretalar Zeus’u eğitmekle görevliydiler ayrıca Zeus, ağladığı zaman Kronos duymasın diye kalkanlarını birbirine çarptırıp korkunç bir gürültü koparırlardı.). Çoğu kez Zeus farklı lehçeler altında Zan, Dan, Dios olarak geçer.
Girit’te ana tanrıça kültü vardır ancak inanışlarına göre ana tanrıçanın yılda bir kez (baharın başlangıcında) döllenmek için bir erile ihtiyacı vardır. Bu eril, ana tanrıçayı dölledikten sonra hiç bir işlevi kalmamıştır ve ölür. Bu eril bir boğadır ve ikinci planda kalan gök tanrıdır. Zeus kültü buradan kökleniyor olabilir. (Zeus’a en çok boğa kurban edilir ona sunulan diğer kurbanlar: keçi, malya (dişi koyun, özellikle Ion kentlerinde), nadiren domuz.)
Zeus’un en eski kült merkezi Yunanistan’da Dodona’dır. Erken dönemlerde burada bir ağaç kültünün olduğu ve tanrının simgesi olan bu ağacın meşe olduğu antik yazarlardan bilinmektedir. (Ağaçların tanrılar için kutsal olmasının sebebi yaş ortalaması 30-35 olan insanın ağacı ölümsüz sanması veya sayması olabilir)
Philemon Mythosu: Tanrının meşe ağacıyla ilgili bir mythosudur. Buna göre, Zeus bir gün insanları sınamak ister. Bunun için fakir bir dilenci kılığında yalnız ya da oğlu Hermes ile birlikte (Hermes haberci kimliğinden dolayı yeryüzüne çok gider gelir ve Zeus da onu kılavuz olarak alır yanına) bir yere gelir (Phrygia, Dodona...) ve aç olduklarını, barınmak istediklerini söyler ancak yörenin tüm insanları tarafından reddedilirler. Sonuçta bu yerleşim merkezinin dışında fakir bir eve, Philemon ile karısı Baukis’in evine konuk edilirler. Bu fakir ailenin konukseverliğinden çok duygulanan Zeus, kimliğini açıklar, yanlarına istedikleri eşyayı alıp, arkalarına bakmadan, evlerini terketmelerini önerir, ayrıca gidecekleri karşı tepede kendi adına bir tapınak kurmalarını ister. Tepeye çıkan karıkoca geriye baktıklarında tüm yerleşim yerinin sular altında kaldığını görürler. O yörenin halkına kızan Zeus, bütün yöreye seli getirmiştir. Aslında bu mythosun kökeni Mezopotamya kültürlerindeki tufan mythosuna dayanmaktadır. Mezopotamya kültürlerinde Sümerle başlayan tufan mythosu, daha sonra Babil ve eski Assur döneminde de değişik versiyonlarla sürekli yer almıştır. (Bu sel, bütün dinlerde vardır Ör: Nuh Tufanı. Bu sel/fırtına mythosları Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır çünkü sık ve belirsiz bir şekilde olan Fırat ve Dicle’nin taşmalarını o zamanın insanları tanrının bir mesajı olarak görürlerdi) Mythosun devamında ise tapınağı kuran karıkoca buranın rahip ve rahibesi olur ve tanrıdan son istekleri olarak ölümsüz kılınabilmeyi, ağaç olmayı dilerler. Tanrı Philemon’u meşe, karısı Baukis’i de ıhlamur ağacına çevirir.
Titanomakhia Savaşı Mythosu: Zeus olgunlaştığı zaman ona Kronos’un oğlu olduğu ve babasının kardeşlerine neler yaptığı anlatılır. Zeus da kardeşlerinin intikamını almak ve evrenin yönetimini ele geçirmek için babasına karşı savaş açmaya karar verir. Önce Metis ile birlikte hazırladığı çok tatlı ve mide bulandırıcı içkiyi Kronos’a içirir, böylece yutulmuş kardeşlerini olgunlaşmış halleriyle babasının midesinden kurtarmış olur (bu kardeşler (Hades, Poseidon) savaşta onun yanında yer alırlar). Gaia’nın önerisiyle yeraltına hapsedilmiş olan Kyklopları (Brontes, Stereopes, Arges) ve Hekatonkheirleri (Kottos, Briareus, Gyes) kurtarır. Titanlar ise Kronos’un yanında yer alırlar. Zeus’un babasına karşı başlattığı bu savaşa Titanomakhia (Titanlar Savaşı) adı verilir. 10 yıl süren bu savaş Zeus ve yandaşlarının leyhine sonuçlanır ve Zeusla evrenin değişmez yönetimi kurulur. Uranosla başlayan üç nesil çatışması mythosları Hititlerin Kumarbi mythosundan aynen alınmıştır. Evrenin yönetimini kuran Zeus göktanrı ve baştanrılığı üstlenir. Kardeşi Poseidon’a denizler hakimiyetini, diğer kardeşi Hades’e ise yeraltı dünyasının tanrılığını verir.
Baş tanrı Zeus’a adanmış olan tapınakların, karısı Hera’dan daha sonra yapılmaya başlanmış olması bugüne değin süren bir tartışma konusudur. Ancak kesin bir açıklama getirmek olanaksızdır. Öne sürülen hipotezlerden (savlardan) biri, ağaç kültünün uzun süre devam ettiği yönündedir.
Tanrı Zeus adaletin simgesi olmasına karşın, ki bu simgesi terazi ile gösterilir, çoğu kez davranışlarında diyalektik (ikilem/karşıtlık) olan bir tanrıdır. Çoğu kez affedici bir tanrı kimliği yerine cezalandırıcı tanrı kimliği sergiler. Bunun en güzel örneği Prometheus mythosunda görülür.
Prometheus Mythosu: Prometheus bir Titanın oğlu ve bir Titandır. Zekasıyla Zeus’a üstün olduğu için onu korkutur. Bazı mythoslara göre insanı yaratır, bazılarına göre ise sadece Hephaistos’un ocağından ateşi çalar ve insana verir. Onlara soğuktan nasıl korunacaklarını, nasıl yemek pişireceklerini anlatır, onlara yardım eder. Bu işlerle fazla meşgul olan insan Zeus’a ibadet etmeyi ikinci plana atar. (Prometheus aynı zamanda geleceği önceden bilen anlamına gelir, yani onun kahinliği de vardır ve Zeus’a onun yönetiminin bir gün elinden alınacağını haber verir) Zeus da buna kızar ve Prometheus’u cezalandırır. Onu bir kayaya bağlatır, sonsuza kadar her gün ciğerini bir kartal yiyecektir, ciğer geceleri kendini yenileyecek ve ertesi sabah herşey yeniden başlayacaktır (ciğer insan vücudunun en çabuk kendini yenileyen organıdır). Prometheus ölümsüz olduğu için bu acılardan asla kurulamayacaktır. Bu ceza ile her gün binlerce kez ölüme mahkum edilmektedir ama ölmemektedir. Bu mythos hem köle-sahip ilşkisini, hem insanın özgür olma isteğini hem de içindeki başkaldırıcı, isyankar ruhu anlatıyor. Zeus aynı zamanda kinci bir tanrıdır. Bu yüzden sadece Prometheus’u cezalandırmakla kalmaz, aynı zamanda insanları da cezalandırmalıdır. Burada da Pandora mythosu karşımıza çıkmaktadır:
Pandora Mythosu: Pandora, bütün tanrıların armağanı anlamına gelen ismiyle ilk kadındır. Pandora, Hephaistos tarafından yaratıldıktan sonra (çamurdan) tüm tanrı ve tanrıçaların belli özelliklerini katmalarıyla oluşturulur ve Zeus tarafından Prometheus’un kardeşi zekasız Epimetheus’a hediye olarak sunulur. Prometheus ona, Zeus’tan hediye almamasını, alırsa insanlara kötülük yayacağını söylemiştir ama Epimetheus, Pandora’nın güzelliği karşısında bu sözleri unutur ve onunla evlenir. Zeus, düğün hediyesi olarak Pandora’ya açmaması gereken bir kutu verir. Ancak meraklı kadın kimliğiyle Pandora bu kutuyu açar ve buradan tüm dünyaya kötülükler saçılır. Olayı anlayan Pandora son anda kutunun kapağını kapatır ve içinde insanlar için sadece umut kalır (bütün kötülükler karşısında insanın içinde kalan umut). Aslında Pandora mythosu babatanrılığın olduğu erkek egemen toplumlarda kadının günah keçisi olarak gösterildiğinin bir örneğidir. Pandora mythosunun kökeni yine Mezopotamya’ya dayanmaktadır ve buradan Havva ile Adem’e dek uzanan bir çizgi izlenmektedir.
Zeus’un kimlikleri gerçekte toplumdaki en küçük kurum olan çekirdek ailenin babasından yönetici konumundaki yani piramidin çatısındaki kişiye kadar egemen erkek yapısı sergilemektedir.
Tanrı Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutsal evlilik olarak kabul edilir ve buna Hieros Gamos adı verilir. Bu evlilik töreninde tanrı ve tanrıça Teleia epitethi (sıfatı) altında tapım görürler. Evlilik töreninin yapıldığı gün, kesin olarak bilinmemesine rağmen Gamaleia ayında (ocak-şubat), dolunay olduğu sırada yapıldığı mythoslarda söylenir. Bu evlilikte ortaya çıkan toplumsal olgu, birinci derece kan bağından evliliklerin meşru sayıldığıdır.
Baş Tanrı Zeus, çapkınlıklarıyla ünlü bir tanrıdır. Ölümlü, ölümsüz, eşcinsel gibi tüm ilişkilere açık bir kimlik sergiler. Ölümlü ve ölümsüz kadınlarla girmiş olduğu ilişkiler erkek egemen toplumdaki çapkın erkek kimliğini meşrulaştıran bir olgudur.
Leda Mythosu: Zeus, Lakedaimon (Sparta) kralının evden uzakta olmasından yararlanmış, kuğu şekline girerek kralın eşi Leda ile birleşmiş ve Leda’nın hamile kalmasına sebep olmuştur. Aynı gece eve dönen kral ile de birlikte olan Leda ondan da hamile kalır. Leda’nın Zeus ile birleşiminden Kastor (ve Helena), kocası (Tyndareos) ile birleşiminden de Polydeukes (ve Klytaimestra) doğmuştur. (Kastor ile Polydeukes Dioskurlar olarak geçerler. Onlarla ilgili birçok mythos vardır. Duvar ve vazo boyamalarında çok kullanılırlar. En belirgin özellikleri çıplak ya da yarı çıplak oluşları, yanlarında bir at ve köpeğin bulunmasıdır.) Leda’nın konumu toplumda kocasını aldatan, hatta aristokrat sınıfta var olan bir olguyu göstermektedir. Ancak ayrı ve aynı yumurta ikizlerinin oluşumu tıbbi açıdan henüz bilinmediği için ayrı yumurta ikizlerinin babalarının da ayrı olduğu düşünülüyordu. Zeus’un seçmiş olduğu ölümlülerin elit sınıf denilen aristokrat sınıftan oluşu bu tür ilişkilerin genellikle üst düzey sınıflarda tolore edildiğini göstermektedir.
Europa Mythosu: Zeus, Fenike Kralı Agenor’un güzel kızı Europa’yı kaçırmaya karar verir. Europa, nedimeleriyle her gün indiği deniz kıyısında, çiçekler toplarken, Zeus, beyaz bir boğa kılığında görünür onlara, Europa’ya diker gözlerini, önünde diz çöker. (Bu beyaz boğa, bu konuyla ilgili betimlerde her zaman siyah olarak betimlenmiştir.) Europa da boğanın sırtına biner. Zeus, Europa’nn ağırlığını sırtında hisseder hissetmez, fırlar, koşmaya başlar. Boğazlardan Avrupa üzerine (ismini buradan alır), bütün Anadolu’yu koşar fakat bir türlü Hera’nın onu göremeyeceği bir yer bulamaz. Sonunda Girit’e inmeye karar verir. Orada Europa hamile kalır ve buradan Minos ve Rhadamanthys doğar. Bu mythosta önemli olan kızın adının bir kıtaya verilmiş olmasıdır. Ayrıca Zeus’un Europa’yı hamile bıraktıktan sonra Olympos’a dönüşü çapkın kocaların çapkınlıklarının ardından en kısa sürede eve döndüklerinin bir göstergesidir. Ayrıca bu mythos, II-III binde Girit’te oluşturulmuş bir mythosun Zeus ile birinci binde birleştirilmiş hali olabilir.
Ganymedes Mythosu: Zeus’un en önemli mythoslarından biridir. Bazı mythoslara göre bir prens (Troyalı kral Tros’un oğlu), bazılarına göre ise bir çoban olan Ganymedes, ölümlülerin en güzeli sayılır. Mythosa göre, onu çok beğenen ve aşık olan Zeus, bir kartal kılığına girerek önce onun tasından su içer fakat sonra Ganymedes’i pençeleri arasına alarak onu Olympos’a kaçırır. (Babasına acılarını dindirmek için ölmez atlar hediye eder.) Ganymedes orada, Hebe’nin sakilik görevini devralır. Ganymedes, Zeus’un kaçamakları arasından Hera’nın kıskanmadığı tek kişidir. Bu mythos, toplumdaki eşcinselliğe yönlendirilmiş eğitim sisteminin mythosa yansımasıdır. Ayrıca eşcinselliği meşrulaştırabilmek için baş tanrı Zeus’a yüklenmiştir.

Yunanistan’daki Eğitim Sistemi: Birinci binyıl başlarında tüm Yunanistan’daki eğitim sistemi Sparta eğitim sistemiydi. Bu sisteme göre sakat ve hastalıklı doğan tüm çocuklar öldürülüyordu. Sağlıklı olanlar ise 0-7 yaş arasında ailelerinin yanında kalıyorlardı. 7 yaşına gelen her erkek çocuk aileden alınıp askeri eğitim için 20 yaşına kadar kışlalarda eğitiliyorlardı. 20 ile 40 yaş arası erkekler evlenebiliyorlar ancak kışladan izinli olarak evlerine gidip dölün devamı için eşleriyle birlikte oluyorlar ve kışlaya dönüyorlardı. Kışlaya alınan çocukların başına bir tür eğitmen ve gözetmen rölünde abi veriliyordu. Ve sonuçta abilerle kardeşler arasında oluşan duygusal yakınlaşmalar devletin politikası olarak eşcinselliğe dönüşüyordu. Bu eğitim sistemine pederastik eğitim sistemi adı verilir. Atina’da bu eğitim sistemi, 8. yy. sonu, 7. yy. başında uygulanmıştır. Ancak toplumun dejenere olduğu gerekçesiyle bu eğitim sistemi bırakılmışsa da toplumda, özellikle de zengin erkekler arasında ve filozoflarda uzun süre devam etmiştir. Bir öğreti olarak Platon öğretisinde yer almış, daha sonra bu Neo-Paltonistlerin (Yeni Platoncular) bir öğretisi olarak devam etmiştir. Platon’a göre bir erkek bir kadına aşık olamaz onunla sadece fiziksel zevk veya çocuk yapmak için birlikte olabilir. Gerçek aşk iki erkek arasındaki aşktır. Toplumdaki bu eşcinsellik giderek küçük erkek çocukların kullanımına dönüşmüş, oğlancılık olarak adlandırılan bu sapkınlığa, özellikle Batı Anadolu’dan kaçırılan küçük çocuklar alet edilmişlerdir.

Hellen Toplumunda Evlilik Kurumu: Hera ve Zeusla birleştirilen bir kurumdur. Hellenlerde üç ayrı evlenme şekli vardır:
1. Engyesis: Drahomalı evlilik. Genç kızın çeyiz olarak götürdüğü paradır ve kocanın karısını boşaması durumunda bu para, kız evine geri döner (drahomanın Atina ve Sparta’daki kullanım şekli). Eğer koca eşinden önce ölürse Atina’da bu parayı yine kadın kullanamaz. Bu para erkek çocuklar adına kadının babası ya da en büyük erkek kardeşi tarafından çocuklar büyüyünceye kadar işletiliyor. Fakir aile kızlarına, özellikle annesiz babasız olanlara drahoma, bağlı olduğu demos (kent(?) birliği) veya kent meclisi tarafından veriliyordu.
2. Hesiodos’un önerdiği öküz karşılığında satın alma
3. Iç güvey sistemi: Bu tip evlilikte genelde kız tarafı zengin, erkek fakirdir. Kızın babasının hiç oğlu olmamıştır. Kızlarından birini seçtiği damatla evlendirip, eve alıp resmi varisi yapar.
Evlilikte kadının görevi doğurmaktır. Kısırlık tartışmasız boşanma nedenidir. Erkekler kendilerine ikinci bir eş alabilirler. Buna pallake ismi verilir. Yunanlılar ırkçıydı bu yüzden toplum hatta aile içi evlilikler daha çok kabul görüyordu. (Yunanlılar o kadar ırkçıydılar ki, olimpiyatlara bile bir iki istisna dışında hiç bir yabancı (barbar) katılamazdı.) Evlilik yaşı çeşitli antik yazarlar tarafından tartışılmasına rağmen genel evlenme yaşı 13’tür. Ancak bu, ailenin kararına, kızın fiziksel özelliklerine ve yörenin geleneklerine göre değişiklik gösterir. Erkeklerin ise 20 yaş cıvarıdır. Ancak doğumda kadın ölümleri çok olduğu için yaşlı erkeklerle evlendirilen çok küçük yaşta kız çocukları vardır (Sparta’da damat gelini döleyemeyecek durumdaysa genç ve yakın bir akrabasını gerdeğe götürür. Atina’da ise yaşlı olup olmadığı farketmez. Kadın kocasından başka kimseyle birlikte olamaz). Evlilik töreni 3 günlük bir süreyi kapsar:
Birinci gün gelin hamamının yapıldığı louthrophoria törenidir. (Gelin hamamı olayı Hellenistik dönemde ortaya çıkmıştır.) Hamama gitmeden önce genç kız için babası kurban keser. Bu kurban tanrıça Hera Pais’e (Bakire Hera), Artemis’e, damat olarak görülen tanrı Zeus’a ve Aphrodite’ye adanır. Hamama gidiş müzikli bir seramonidir. Bu törene louthrophoia denmesinin nedeni gelin alayının önünde giden, anası babası hayatta olan, yakın akrabadan bir çocuğun taşıdığı louthrophorostan gelir (analı babalı olmasının nedeni gelinin çocuğu olunca onun da anası babası hayatta kalsın diyedir). Bu kabın içinde gelinin yıkanacağı su bulunur. Bu su yakın bir ırmaktan alınmıştır. Irmak eril, değişken ve temiz olduğu için su oradan alınır. Bu nedenle fiziksel bir arınmanın dışında dinsel bir arınmayı da sağlar.
Düğünün ikinci günü gamos (evlilik günü) olarak adlandırılır. Düğün kız evinde yapılır. Kadınlar ve erkekler bulundukları odanın sağına ve soluna otururlar (karışık bir şekilde oturmazlar). Louthrophoriada louthrophorosu taşıyan çocuk kutsanmış ekmek dağıtırken, orada bulunan herkes “en kötüsünden kaçtım, en iyisini buldum” sözlerini söylerler. Yemekten sonra duvak açma töreni vardır. Bundan önce gelinin yüzü görülmemelidir. Damat yüz görümlüğünü takıp gelinin duvağını açar. Ancak bazı yörelerde bu olay gerdek odasında olur. Tören bitiminde gelin adayı damadın evine doğru yola çıkar. Geline, annesi evden çıkmadan önce bir elek ile bir üçayak verir. Bunlar gelinin simgesidir. Gelinin getirildiği arabanın bir tekerleği damat evinin önünde yakılır (bu, baba evine dönüş yok demektir). Gelini, damat evinde kayınvalde karşılar ve hoşgeldin anlamında afrodisiak incir verir. Gerdeğe girmeden önce de ayva yedirilir (ayva doğurganlık simgesidir). Gelinin bakire olup olmadığı damadın yakın arkadaşı tarafından haber verilir (çarşaf gösterme).
Düğünün üçüncü günü kız tarafının oğlan evine drahoma ve(ya) çeyizi getirme günüdür. Bu nedenle damadın evinde büyük bir ziyafet verilir ve gelin o gün kendisine verilen hediyeleri kabul eder.
Ancak Yunanistan ve Anadolu’daki evliliklere farklı bakılmalıdır çünkü Yunan halkı ataerkil, Anadolu halkı ise anaerkildir.

HERA:
Hera’nın isminin Hora ya da annesi Rhea’dan geldiği düşünülür. Horalar mevsimleri getiren tanrıçalardır. Hera ise “evlenecek olgunlukta” demektir. Homeros’un Ilyada’sında tanrıça, inek gözlü (iri gözlü) ve ak kollu olarak geçer.
Hera’nın işlevleri arasında en önemli yeri ineklerin ve otlakların koruyucu tanrıçası olması yer alır. Hera aynı zamanda bu koruduğu hayvanları kesen kasapların da koruyucu tanrıçasıdır. Buna en güzel örnek bir kasabın, kendisine çok sayıda inek sağlayıp para kazandırdığı için tanrıçaya sunduğu yazılı baltadır. (Burada bir çelişki vardır. Hem ineklerin koruyucu tanrıçası, hem de inekleri kesen kasapların koruyucu tanrıçası. Ancak bu tür çelişkilerle paganizmde çok karşılaşılır.) Hera, denizcilerin de koruyucu tanrıçasıdır (kadınlar, gemiciler için uğursuz sayılmasına rağmen). Bunu gösteren arkeolojik kanıt, bir gemicinin Cebelitarık Boğazına kadar gidip, sağlıklı dönüşünde tanrıçaya hediye ettiği bronz kazandır. Ayrıca yazılı belgeler de bunun doğru olduğunu gösterir. (Bronz kazan en pahalı hediyelerdendir. Bu kazanların kökeninin Urartular’a dayandığı kesinlik kazanmıştır.)
Kendisine Yunanistan dışında özellikle adalarda tapınılır. En büyük kült merkezlerinden biri de Samostur. Yunanistan’da ise Mykenai, Tyrins, Argos gibi şehirlerin bulunduğu Argos bölgesi Hera’nın en çok tapım gördüğü yerlerdendir.
Tanrıça Hera, sikkenin bulunuşundan önce de kendisine parayla eşdeğer olarak kullanılan ebolos sunulan, tanrı ve tanrıçaların en zengini kimliğindedir (Zeus’tan bile zengindir). Argos’taki tapınağında çok zengin hediyeler alır.
Guguk Kuşu Myhosu: Zeus’la Hera’nın evlilikleriyle ilişkili bir öykü guguk kuşu mythosudur. Öyküye göre tanrıça, karlı bir kış günü üşümüş bir guguk kuşunu kucağında ısıtırken bunun kendisiyle beraber olmak isteyen Zeus olduğunu anlar. Önce onu kandırdığı için kızarsa da Zeus’un kendisiyle evlenmesi şartıyla onunla birlikte olur. Bu mythos, evlilikte bekaretin çok önemli olmasına karşın zaman zaman da bu kuralın çiğnendiğinin göstergesi olmaktadır. Hieros Gamos savunucusu düşünürler tutucu ve etik açıdan bakireliği savunucu düşüncelere sahiptir, daha esnek görüşlü düşünürler ise bu mythostan yola çıkarak evlilik öncesi bir ilişkiyi de kabul etmektedirler. Tanrıça, Hera Pais adı altında bakire Hera olarak tapım görüyordu.
Hera kimlik olarak son derece tutucu, tüm hayatını kocasına endekslemiş, kıskanç, her an kocasını izleyen veya izleten bir kadın tipidir.
Bazı antik yazarlara göre Hera tanrıçaların en güzelidir çünkü evli ve erdemli kadın en güzel kadındır.

DEMETER: (De meter)
Tarımın ve bereketin tanrıçasıdır. Kronos ve Rhea’nın kızı, Zeus’un kardeşidir. Bazı mythoslara göre Hieros Gamos Zeus ve Demeter arasında olmuştur. Ama buna rağmen Hieros Gamos’un her zaman için Zeus ve Hera arasında olduğu kabul edilir. (Bazılarına göre toprak için elzem olan suların tanrısı Poseidon onu kaçırıp evlenmiştir. Bu evlilikten de Despoides olmuştur.) Demeter, özellikle tanrıların değil insanların sofrasını paylaştığı için çok sevilen bir tanrıçaydı.
Tanrıça Demeter, 12 Olympos tanrısı arasında yer alan ve Zeus’la kurulmuş olan III. nesil yönetimin dağılımı sırasında işlev ve kimlik kazanmış bir tanrıçadır. Tanrıçanın kökeninin Neolitik dönemlere kadar gittiği, isminin etimolojik kökeninin de De ya da Da adlı bir tanrıçanın ismiyle ilşkili olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle de Yunanistan’da ele geçirilmiş olan Neolitik dönem ana tanrıça figürinlerinin Demeter’in kökenini oluşturduğu düşünülmektedir. Demeter, mythoslarda sarı örgülü saçlarıyla tanınmasına karşın, böyle bir betimi elimizde yoktur.
Tanrıçanın en erken ve en çok tapım gören kültlerinden biri Demetreioi kültüdür. Bunun anlamı “Demeter’e ait olanlar” ya da “Demeter’inkiler”dir. Burada tanrıça, tanrı Hermes’le birlikte ölülere yardımcı olan tanrıça kimliğindedir. Demeter kutsal alanlarında ve ayrıca bu külte bağlı olan yerlerde kernoslar ele geçmiştir. Mezarlarda ele geçen kernoslar, tanrıçanın kendilerine verdiği tahıllarla ölülerin beslenmesini sağlamaktadır. Kernoslarda bazen phallus formu dikkati çekmektedir. Phallus her zaman için devinim ve ölümsüzlüğün simgesidir.
Demeter Thesmophoros kültü özellikle Yunanistan ve adalarda, daha sonra güney Italya’da, 5. yy.dan sonra da Anadolu’nun bazı yerlerinde tapım gören bir külttür. Kültün kökeni 2. binin ortalarına değin gitmektedir. Mykenai’da bulunmuş olan fildişi grup yardımıyla bu kültün kökeni hakkında bazı bilgiler elde edilmiştir. Ayrıca Aigina Adası’nda yine 2. binlere kadar giden bir üçlü grup söz konusudur. Bu üçlü grupta annenin adı Damia, kızın adı ise Auxeria’dır. Erkek çocuğun ise adı bilinmemektedir. Bunlardan yola çıkarak sadece kadınlara özgü bayramlardan biri olan Thesmophoroi bayramlarının kökeninin Yunanistan’daki bu fildişi grup ve adalardaki grupla ilişkili olduğu bugün kesinlik kazanmıştır. Themophoroi bayramları ekim ayında üç gün kutlanan, tahıl ürünlerinin bereket ve bolluk bayramıdır. Bu bayramlar erkeklere; kısır, yaşlı, evlenmemiş kadınlara yasaktır. Doğum yapmış ve doğurgan kadınlara özeldir. Bayramdan üç ay önce (temmuz ayı içinde) bir törenle, ellerine domuz yavruları alıp, en yakın kutsal mağaraya gidip bu yavruları bırakıyorlar (yemeksiz ve susuz) ve mağaranın ağzını kapatıyorlardı. Bu doğurgan kadınlar, bayramdan bir hafta önce, eşleriyle olan cinsel ilişkilerini keserek vücutlarını arındırıyorlardı. Bayramın birinci günü bu kadınlar, yine aynı tören eşliğinde içlerinde gübre olan sepeterle mağaraya giriyorlar, domuz yavrularından kalanları bu gübreyle karıştırıp, dönerken geçtikleri tarlalara bolluk ve bereket getirmesi dileğiyle serpiyorlardı. Domuz genelde tanrı(ça) kültlerinde az kullanılan bir hayvandır. (Çok az tanrıya kurban edilir ve Themophoroi’daki domuz olgusu kurbanlık değildir.) Böylece bayramın birinci günü başlar. Birinci ve ikinci gün boyunca yemek, içmek, eğlenmek (aşırıya kaçmaksızın) serbesttir. Üçüncü gün bu kadınlar, belden aşağıları çıplak bir şekilde toprağın üstüne oturup, akşam güneş batıncaya kadar topraktan dölleneceklerine inanıp, orada durur, ilahiler söylerlerdi. Güneş batarken diz üstü çöküp (Mykenai fildişi grubundaki gibi) ellerini açarak tanrıçaya şükranlarını sunuyorlardı. Bayramın üçüncü günü kutsal doğum günü olarak adlandırılıp bu günde tanrıçanın Iason’dan olan oğlu Plutos’un doğduğu gün olarak belirlenir. Plutos, karşımıza hep bebek olarak çıkacak, bolluk ve bereketin simgesi bir erkek çocuktur. Tanrıçanın fildişi gruptaki annenin kızı koruma olgusunu gösteren sarılma pozisyonu Parthenon tapınağında aynen karşımıza çıkacaktır. Orada da tanrıça kızını yine aynı şekilde korumaktadır. (Thesmophoroi bayramları ile Islamdaki üç aylar arasında bağlantı kurulabilir. Her ikisinde de arınma olgusu var.)
Kore’nin Kaçırılışı Mythosu: Demeter’in (bazı mythoslara göre Zeus’tan olan) kızı Kore bir gün arkadaşlarıyla çayırda dolaşırken, Hades yeraltından çıkar, onu kaçırır ve onunla evlenir. Bu olaydan sonra Kore’nin ismi, anlamı cehennem kraliçesi olan Persephone olur. Eve dönmeyen kızı için çok meraklanan annesi kızını aramaya koyulur ve üzüntüsünden görevini yani doğayı canlı tutmayı ihmal eder. Bütün çiçekler solar, Demeter’le beraber doğa da yasa boğulur. Her şeyi gören güneş tanrı Helios, anneye kızının nerede olduğunu söyler. Demeter Zeus’a gidip olayı anlatır, Zeus da Hermes’i Persephone’yi geri getirmesi için kardeşi Hades’e gönderir. Hades, karısının, yılın üçte ikisini annesiyle geçirmesine razı olur. Persephone’nin yanındayken anne mutludur ve dolayısıyla doğa da eski haline döner (doğanın canlı olduğu 8 yaz ayı), Hades’in yanına geri döndüğünde ise anne ve doğa yine yasa bürünür ve doğanın cansız olduğu 4 kış ayı başlar.
Tanrıça Demeter’in toplumda tanımladığı kadın kimliği analıktır. Tanrıça, kızı Kore’yi kaybederek tek evladını kaybetmiş tanrıça kimliğinde toplumdaki aynı durumda olan anneleri simgelemektedir.
Kore’nin kaçırılışı mythosunun devamı olarak tanrıçanın Triptolemos mythosu gündeme gelmektedir. Bu mythos, tanrıçanın tüm işlevlerinden sıyrılıp basit bir kadın gibi göründüğü dönem yani doğanın öldüğü kış mevsimidir.
Triptolemos mythosu: Tanrıça, kızını ararken (doğa ölmüşken) yaşlı bir kadın kılığına girerek evleri dolaşmaya başlar. Girdiği evlerden birinde küçük bir çocuğun çok hasta olduğu gören tanrıça, çocuğun annesine onu iyileştirebileceğini söyler. Tanrıça onu iyileştirir ama çocuğa çok bağlanır. Bu yüzden çocuğu ateşe tutarak onu da ölümsüz hale getirmek isterken çocuğun annesi içeri girer ve tanrıçanın kimliğinden habersiz bir şekilde tanrıçaya bağırmaya başlar. Tanrıça kimliğini ve ne yaptığını açıklar ancak artık çocuk ölümsüz olamayacaktır. Anne yalvarır ve Demeter çocuğa ismini ölümsüz yapacak bir görev verir. Triptolemos adını alan çocuk kanatlı veya kanatsız, dört ispitli arabasıyla yeryüzüne inerek insanlara tarla bakımını, hasadı ve Demeter tapımını öğretecektir. Tanrıça, Triptolemos’a tahıl ürünlerinin ekilip biçilmesini öğreterek ona ismiyle ölümsüzlük kazandırmıştır. Tanrıçanın bu kültünde üçlü başak çok önemlidir. Sarı renkli olup hasat mevsimini simgelerler. Inanışa göre her hasat mevsiminde hasadı başlatan Triptolemos’tur. Bazen de bu işi tanrıça kızı Persephone ile beraber yapar. Bu inanışı doğrulayan, Demeter kutsal alanlarında ele geçmiş olan ana kızı araba üzerinde otururken gösteren pişmiş toprak figürinler vardır. Demeter sunaklarında bu tahıl ürünleri olan başaklar yakılıyordu. Ayrıca tanrıçaya bu ürünlerden bir miktarı da şükran sunusu olarak veriliyor, bunlar tapınağın hazinesine yani rahibe gidiyordu.
Tanrıçanın Triptolemos’tan ikinci bir isteği ise kendi adına Eleusis’te bir tapınak kurmasıdır. Telesterion adıyla tanınan bu tapınak alışılmış bir tapınak değildir. Mimari olarak kare planlı, dört bir tarafında oturma sıraları olan, önden ve iki yandan ikişer (yani altı) girişi olan, ön tarafı sütunlu, içinde de çok sayıda sütun bulunan bir yapıdır. Normalde tapınaklara insanların girmesi yasaktır. Oysa Telesterion, Eleusis mysterlerinin (myster: o külte bağlı olan kişi) girebildiği, oturdukları ve törenin belli bir yerine kadar izleyebildikleri, Demeter’in insanların sofrasını paylaşan tanrıça imajından ötürü, yemek de yedikleri yerdir. Bu yemek töreni sırasında tanrıçanın da bulunduğuna inanılıyordu (onun da yemekleri paylaştığına). Törenin geç saatlerinde mysterlerden belli bir düzeye erişmiş olanlar burada kalıp, gizemli törenlere başlıyorlardı. Bunlar hakkında net bilgi olmamasına karşın en gizemli yönün aristokrat bir erkek çocuğunun buranın kurucusu Triptolemos gibi ateşe tutularak öldürüldüğü, ateş yoluyla ölümsüz kılındığı düşünülmektedir, yani bir insan kurbanı söz konusudur. Ikinci olgu olarak da acılı anne imajındaki Demeter’i taklit eden gerçekten bir evladını yitirmiş olan tek çocuklu annenin gösterisi söz konusudur.

HADES:
Ismi görünmez anlamına gelir. Yeraltı dünyasının tanrısı Hades, Persephone ile evlendikten sonra kendine sadık bir yandaş bulmuş olarak gücünü ikiye katlamıştır. Karı-koca yeraltı dünyasına giden ölülere çoğu kez kötü davranan, onları zorlayan günahlarının listesini abartan kimlikler sergiler. Hades’le Persephone’yi betimlerde çok az görmekteyiz. Insanlar tarafından sevilmeyen korkutucu dünyanın bu iki bireyi, betimlerde genellikle birlikte olurlar. Demeter’in acılarına son verebilmek için Zeus tarafından önerilen uzlaşma öyküsünde, gerçekte bir doğa olayı yatmaktadır. Yılın bir bölümünü anneyle geçirecek olan Persephone annenin mutluluğunu sağlayıcı bir eleman olmasına karşın, gerçekte anne her yıl bunu kavuşma ve kaybetme olarak yaşayacaktır. Bu olgu, doğanın dirilişi bahar ayları ve yaz, ayrılışın simgesi sonbahar ve kış olarak karşımıza çıkıyor. Persephone’nin, evlendikten sonra değişen kişiliği toplumda, evlenen kadının kendi kişiliğinden sıyrılarak kocasıyla birlikte, ona benzer davranışlar ortaya koyduğunun kanıtıdır.
Hades’in genç betimi yoktur. Hatta çok sevilen bir tanrı olmadığı için az betimlenir. Her zaman yaşlı ve asabi bir tipi vardır. Horoz, Hades’in simgesi haline gelmiştir.

Hellen Toplumunda Ölüm: Antik dönemde ölüm ve ölüme yönelik uygulamalar, Yunanistan’dan Anadolu’ya, Italya’ya değin büyük benzerlikler gösterirler. Temel inanç, ölümden sonra dirilmedir. Bir evde ölüm olduğunda, anında duyurulması gereklidir. Bu işlem, evin en yaşlı kadınının sokağa çıkıp, yalınayak, bağrı açık, eteklerini beline sokmuş olarak çığlıklar atması ve evin kapısına bir çelengin asılmasıyla gerçekleşir. Çelenk, hem ölümü haber vermek için, hem de ölüden korkanlara bir uyarı niteliğinde asılır. Ölünün adı ceset anlamına gelen somadır. Ölümün ardından somanın gözleri kapatılır ve çenesi bağlanır. Daha sonra da ayakları kapıya bakacak şekilde (ruhu kapıyı rahat bulsun diye) yatak düzenlenir. Erken dönemlerde (9-8. yy.larda) sadece savaşta ölmüş askerler yıkanırdı. Yara bir pislik olarak görüldüğünden sadece temizlik amaçlı bir yıkanma söz konusuydu. 6. yy.dan itibaren geleneksel olarak tüm ölüler yıkanmaya başlanmıştır. Artık bedensel bir arınmanın yerini ruhsal arınma almıştır. Yıkamayı orta yaşlı kadınlar yapardı. Erkekler yıkanma işlemine katılamazlardı. Kefenleme aşamasında yıkanan ve yağlanan somanın birinci kefeninin içine (üçlü kefen söz konusudur) somanın kokusunu kapatsın diye çeşitli güzel kokulu otlar konurdu. Kefenleme işlemi bittikten sonra ölü prothesise hazırdır. Ölünün yüzü açıktır. Bu kurala karşı geldiği bilinen tek kişi Sokrates’tir. Prothesis süresi ölünün kahraman olup olmayışına (ör. Patroklos), ailenin ekonomik durumuna ve statüsüne göre değişmektedir. En kısası üç günden başlamaktadır. Prothesis sırasında ölüden yayılan kokuları önlemek için klinenin etrafına içi parfüm dolu kaplar konur. Daha sonra bu kaplar ölüye sunu olarak mezarına götürülür. Prothesis sırasında aileler yas ifadesi olarak kutsal saydıkları saçlarını keserler. Erken dönemlerde erkekler külde ya da toprakta yuvarlanarak acılarını dile getirirlerdi. Giderek bu işlemler yerini zengin ailelerde paralı ağlayıcılara bırakmıştır. Özellikle Atinalı zenginlerin Batı Anadolu’da Lydia bölgesinden kadınlar getirdikleri bilinmektedir. Prothesis sırasında ölünün başında yelpaze sallayan, prothesis dışarıda yapılıyorsa gölgelik tutan hizmetkarlar bulunur. Ölü, prothesis bitiminde, ekphora başlamadan önce büyük veya küçük baş bir hayvan kesilerek uğurlanır. Geleneğe göre, ölü, gün doğmadan önce gömülür. Gömme gündüz yapılamaz. Ekphora, arabada veya omuzlarda taşınarak götürülür. Cenazeye katılacak kadınlar ölünün en az 3. veya 4. dereceden yakını olmalıdır. Bunun dışında 60 yaşını aşmış kadınlar akraba olsun olmasın isterse katılabiliyordu. Erkekler içinse hiç bir yaptırım yoktu. Cenaze törenlerinin vazgeçilmez müzik aleti üflemelilerden (sazlardan) aulos veya diaulostu (flüt veya çiftli flüt).
Ölülerin Hades’in dünyasına götürülüşü inanışlara ve yöreye göre farklılıklar gösterir. En tanınmışlardan birisi kılavuz tanrı Hermes’tir. O, Hermes Psykhopompos olarak ruhların öncüsü, kılavuzudur (psykhe: ruh). Inanışa göre Hermes, Helikon adı verilen bir tepede ruhları bekler ve onlara yol göstererek Hades’in kapısına kadar götürür. Ikinci inanışa göre ruhlar Hades’in dünyasına inmez, göğe yükselirler. Bu yükselmede onlara yardımcı olan kişiler ise müziğin esin perileri olan Mousalardır. Sayıları yedi ya da dokuz olarak verilir. Bu götürme işleminde Helikon’dan başlayan yolculukta ruh, göğün her katmanında bir başka Mousa’nın önderliğinde ve müziği eşliğinde göğün en son katmanına kadar her defasında biraz daha hafifleyerek yükselir. En son kata gelindiği zaman ruh, tümüyle özgürdür.
Kharon: Hellen Pantheonuna oldukça geç girmiş bir kimliktir. Tüm betimlerinde saçlı sakallı, başında sivri bir bere (serpuş) olan sandalcıdır. Rüşvet almadan hiç bir ölüyü Styx nehrinden karşıya geçirmez. Bu nedenle de her ölünün ağzına geleneksel olarak bir bronz sikke konuyordu. Sikke vatan hainlerinin, katillerin ve bazen de hırsızlerın ağzına konmuyordu. Sikkesiz giden ölünün ruhunun yüz ya da bin yıl süresince o nehrin kenarında çırpınarak bu süresinin dolup ücretsiz olarak nehrin karşı tarafına geçirileceğine inanılıyordu. Ancak bu uzun süreç ruh için bir acı çekme dönemidir. (Bu olay vicdanı simgeliyor olabilir.)
Hades’in dünyasına giriş, büyük bir kapıyla olmaktadır. Bu kapının koruyucusu ise Kerberos adlı Hades’in çok başlı köpeğidir. Bunun işlevi dirileri Hades’in dünyasına sokmamak, oradan kaçmak için kapıya yaklaşan ruhları korkutmak, kaçmak isteyenleri ise parçalamaktır.
Mezar stelleri en erken inançta ölünün evi olarak kabul ediliyordu. Sivri uçlu mezar stellerinin, phallusu (devinimi, insanoğlunun ölümsüzlüğünü), aynı zamanda da semerdam çatıyı yani evinin çatısını simgelediğine inanılıyordu. Mezar steli geleneği antik dönemden günümüze kadar beyaz mermer olarak gelmiştir (Beyaz rahatlığın ve temizliğin rengiydi. Ölüm bir nevi rahatlık olduğundan ve ölü yıkandığından dolayı mezar stellerinde beyaz mermer kullanılırdı). Atina’da yas törenleri çok abartılan bir olaydı. Ayrıca Kıta Yunanistan’da mermer ocaklarının yok denecek kadar az olması nedeniyle mermerler adalardan getirtiliyordu. Yani çok pahalı bir malzeme konumundaydı. Atina’nın ünlü devlet adamı yasa koyucu Solon, ekonomik güçlükler altındaki Atina’yı yasalar çıkartarak bu tür masraflardan kurtarmak istemiştir. Ilk yaptırım olarak da mezar steli diktirmeyi yasaklamıştır. Yasaya karşı gelmenin cezası ölümdü. Inançlı bir toplum için böylesi bir yaptırım çok ağır olmuş ancak kısa sürede buna da bir tür kılıf bulunmuştur; beyaz lekythoslar. Bu lekythosların beyaza boyanmasının nedeni stelin yerini alacağı içindir yani mermeri anımsatacaktır. Bu lekythosların üzerindeki sahneler ise ölüm, ölü, ruhlar yani mezar stelindeki sahnelerin tümüydü. Bir asır kadar bu zorunlu yaptırım devam etmiş, sonuçta yasa delinmiş ve eskiye dönüş yapılmıştır.
Mezar stellerinin bakımı bir geleneğin devamı olarak karşımıza çıkar. Homerik dönemlerde savaşlarda şehit olmuş askerlerin mezar stelleri zeytinyağı ile ovularak temizleniyor ve parlatılıyordu. Giderek bu gelenek önce aile büyüğü erkeklere, daha sonra da herkese uygulanmaya başlanmıştır. Mezar ziyaretlerinde ölülerin ruhlarının mezardan çıkıp ziyaretçileri gördüğüne inanılırdı. Ayrıca ruha, ondan önce ölmüş yakınlarının yardım ettiğine de inanılırdı.
Ruh betimlerde karşımıza kuş veya eidolon (meleğe benzer küçük insan veya bebek) olarak karşımıza çıkabilir.
Büyük kahramanlar için Anadolu’dan Italya’ya kadar değişmeyen olgu cenaze törenleri için düzenlenen yarışmalardır (özellikle de quadriga ile yapılanlar). Ancak bu yarışmalarda müzik yoktur.

POSEIDON:
Poseidon’un kökeni araştırıldığında Tunç Çağında Girit’e kadar gittiği görülür. Tanrıyla ilgili en eski mythos Minotauros mythosudur.
Minotauros Mythosu: Poseidon çok ünlü beyaz damızlık bir boğaya sahiptir. Zeus’un Europa’dan olan oğlu Minos dışında Europa’nın Girit kralından da iki oğlu vardır. Anne Minos’a gerçeği anlatır. Babanın ölümünden sonra kral olmak isteyen kardeşler kavga ederler. Minos kendisinin Zeus’un oğlu olduğunu söyleyince kardeşleri bunu kanıtlamasını, bu durumda onun kral olmasına razı olacaklarını söylerler. Babası Zeus’u bulamayan Minos, amcası Poseidon’dan yardım ister. Isteği bu beyaz boğanın bir süre için kendisine verilmesidir. Poseidon, eğer kral olduktan sonra boğayı geri getirmezse başına kötü şeyler getireceğini söyler, Minos kabul eder. Poseidon, diğer kardeşlerin önünde bu beyaz boğayı denizin köpüklerinin arasından yeryüzüne gönderir. Minos kral olur ancak boğayı iade etmez ve Poseidon’un hışmına uğrar. Poseidon, Aphrodite’nin yardımıyla Minos’un karısı Pasiphae’yi boğaya aşık eder. Pasiphae ile boğa birlikte olurlar. Bu olay Yunan toplumundaki sapkın zoofili olayını gösterir. Bu birliktelikten boğa başlı, insan vücutlu Minotauros doğar. Minos, oğlunu olimpiyatlara sokar. Prens, Olimpiyatlarda en başarılı yarışmacı oluşunun ardından öldürülür ve bunun üzerine Atina, Minos tarafından kuşatılır. Kuşatmadan vazgeçmenin şartı dokuz ya da yedişer aristokrat genç kız ve erkeğin her yıl boğaya sunulmasıdır. Bu antlaşmanın şartları yerine getirilmeye başlanır. Sonuçta Atina kralının oğlu Theseus kendisi gönderilmediği için utanç duyarak boğayla mücadele etmeye karar verir. Gemiler Atina’dan ayrılırken siyah bayraklar asılı olacaktır. Theseus, eğer boğaya kurban olmadan geri dönebilirse gemiye beyaz bayraklar çekeceğini söyler babasına. Hareket etmeden önce Delphoi Apollon’una başvurarak geleceğini öğrenmek ister. Verilen yanıt, Aphrodite’nin yardımını istemesi ve dönüşünde ona bir tapınak kurmasıdır. Aphrodite, Minos’un kızı Ariadne’yi Theseus’a aşık ederek ona yardım etmesini sağlar. Ancak Ariadne, onunla evlenmesi şartıyla ona yardım edeceğini söyler. Ariadne, labirentin planını çalarak Theseus’a verir. Ayrıca bir ucunu kendi beline bağladığı bir ip vererek dönüş yolunu kaybetmesini önler. Sonuçta Minotauros’u öldüren Theseus diğer Atinalı gençleri de kurtarmış olur. Theseus, dönüşünde yanında Ariadne’yi de götürmek zorunda kalır. Yolda uğradıkları bir adada uyuyakalan Ariadne ve cariyesini orada terk edip yola devamler. O adaya yolu düşen Dionysos Ariadne’yi görünce aşık olur ve evlenirler. Ariadne, genel yapısı içinde aşk nedeniyle ülkesine ihanet edebilecek kadın kimliğini sergiler. Ayrıca ilk gördüğü yabancıya sonsuz derecede güven duyabilen naiv (saf) bir kadın tipidir. Theseus ise, Atina’dan yola çıkarken onurlu, yürekli bir kimlik sergilerken, Ariadne ile ilişkisinde masum ve ona sonuna kadar inanmış bir genç kızı yabancı bir yerde terk edecek kadar da negatif bir kimlik sergiler. Eğer dönerse gemisine beyaz bayrak asacağını söyleyen Theseus bunu yapmayı unutur. Siyah bayraklı gemiyi gören babası Aigeus da gemi daha yanaşmadan üzüntüsünden denize atlayarak intihar eder. Atladığı deniz de onun adını alır (Ege).
Poseidon’un tapınaklarının yoğun olduğu yerler Batı Anadolu ve adalardır. Sahil şeridi, özellikle de burunlar denize hakim olma açısından tanrının deniz tanrılığı işlevine en uygun noktalar olarak karşımıza çıkar.
Batı Anadolu’da Panionion denilen yerde bir Poseidon Helikonios kültü vardır. Bu kült, Yunanistan’dan Batı Anadolu’ya göç eden ve 12 Ion kentini kuran Ionlar tarafından kurulmuştur. Bu kült, ilk kez etnik kimlik belirleyen bir kült olup azınlık psikolojisi ile yeni gelinen bir ülkede etnik kimliği koruma ve dayanışma içinde olabilmek için dinsel bir çatı altında birleşmeyi sağlayan tek külttür. Bu kültün her yıl Panionion’da kutlanan bayramlarına 12 Ion kentinin dışında hiç bir kent katılamıyordu. Bu 12 Ion kentinde yaşayan ancak Ion kökenli olamayanlara da katılım yasaktı. Tanrıya yapılan bayramların önceden izin alınarak zaman zaman Klaros’ta da kutlandığını biliniyor.
Burada tanrıya adanmış olan tapınağın yanı sıra anıtsal 9 basamaklı bir sunaktan antik yazarlar söz ederler. Yine bu antik yazarlara göre bu kültte 9 rakamı çok önemlidir. Bu nedenle de basamakların sayısı 9 olup tanrıya 9 tane kurban sunuluyordu ancak 9 rakamının önemi ve kökeni bilinmemektedir (9 rakamı olayı sadece Panionion’da vardır).
Tanrı Poseidon, deniz altındaki sarayından aynı Hades gibi çok az yeryüzüne çıkar. Karısı Amphitrite’yle evliliğinden doğan çocuklar düşsel yaratıklardır. Tanrılar dünyası yaratılırken insanoğlu tanrının işlevlerini tanrıyı yaşatacağı doğa ile de bütünleştirmiştir. Aslında insan çok iyi bir doğa gözlemcisidir. Poseidon’un da çocuklarını düşsel yaratmasının sebebi denizde yaşayan canlıların insana benzeyen kimliklerinin olmayışındandır. Ancak anne ve babanın insan görünümünde oluşları bunlara da yarı insan yarı hayvan diyebileceğimiz düşsel (doğa üstü) görünümler verilmesine neden olmuştur.
Titanlar Savaşı (Titanomakhia) sırasında Kykloplar Poseidon’a üç dişli yabayı (asayı) vermişlerdi. Trident adı verilen bu asa tanrının her an elinde taşıdığı bir simgedir. Yine simgelerinden biri denizler hakimi olduğunu gösteren balıktır (yunus değil). Ancak balıklı olan betimleri çok az karşımıza çıkmaktadır.
Tanrılar genelde evlenirken tanrılar toplantısı diyebileceğimiz symposionlarda (şölen) bir araya gelirler. Ambrosia ve nektar içerler. Bu içkiler ancak tanrıların ölümsüz içkisi olup tanrılar ölümsüzleştirmek istedikleri kişilere de bunlardan içiriyorlardı (Ganymedes’teki gibi).
Tanrı Poseidon’a adanmış olan ve iyi korunmuş durumdaki Synion burnundaki tapınağın hemen önünde yer alan denizde bulunan bir şey fırlatır pozisyondaki bronz bir erkek heykeli yıllarca kimlik açısından tartışma konusu olmuştur. Bir grup arkeolog bunun yıldırım fırlatan Zeus olduğunu ileri sürmüş ancak sikkeler üzerindeki tridenti fırlatan Poseidon betimleri sonunda konuya açıklık getirmiş ve bu tanrının Poseidon olduğu kesinleşmiştir.
Tanrı Poseidon’un yabani atların koruyucusu olduğu Athena öncesi dönemdeki koruyucu tanrı işlevini myhthoslardan ve arkeolojik malzemelerden bilmekteyiz. Tanrı, Potedan epitethi altında özellikle pinakslarda ismi yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. At üzerinde betimlenen tek tanrıdır. Tanrı eyersiz ata biner. Bu yabani atın simgesidir (eyersiz olması).
Tanrının en korkutucu işlevi Poseidon Asphaios adı altında depremlerin yaratıcı tanrısı oluşudur. Gerçekte burada da insanoğlu antik dönemden bugüne değin Ege Havzasının deprem gerçeğine özellikle kıyılarda konumlanmış bir tanrıya akılcı yaklaşımı ortaya koymuştur.
Troya Savaşı’nda Poseidon her ne kadar Akha yanlısı gibi gözükse de Anadolu’ya bir yatkınlığı olduğu, (Priamos’un babası zamanında) Apollon ile birlikte yıkılmaz Troya surlarını yapmasından anlaşılmaktadır.
Atina’ya Isim Verme Mythosu: Kentin isim yarışmasına katılan Poseidon kente yararlı olabilecek olgu olarak akropoliste tridentini vurarak bir tuz gölü oluşturur. Içinde balıkları da vardır. Tanrı, krala hem gölün tuzundan hem de ürünlerinden faydalanabileceklerini söyler. Tanrıça Athena’nın getirisi ise bir zeytin dalı olur. Yararları olarak özellikle barışı simgeleyeceği, zeytinlerinin hem yenilebileceği hem de bundan zeytinyağı üreterek yemekten anıtların temizliğine spordan parfüm yapımına kadar ve asıl ticaret metası (malı) olarak kente büyük zenginlik getireceğini söyler. Sonuçta Athena kazanır ve kentin adı Athenai olur. Bu mythos gerçekte kentlerin ilk kuruşuş dönemlerindeki sistemleri ortaya koymaktadır.

Hellen Dünyasında Kent Kuruluşları: Kent kuruluşunda en önemli yeri olan sistem synoikismos’tur. Bu sistemde Atina tipi ve Rhodos tipi olmak üzere iki farklı kuruluş görülür. Atina tipi synoikismosta köyler bir araya gelerek içlerinden en gelişmiş ya da coğrafi yönden ve nüfus artışı yönünden gelişmeye en elverişli bir köyü kent olarak seçerler. O andan itibaren tüm olanaklar bu kent için kanalize edilir. Rhodos tipinde ise yeni, yerleşme olmayan bir alanda yeni bir kent kurmak söz konusudur. Yani bu sistemde köyden gelişen kent değil, direk bir kent kuruluşu vardır. Atina sisteminde gelişim irdelendiğinde, gelişim kome (köy), asty (kasaba), polis (kent) sürecini izlediği görülür (günümüzdeki gibi). Synoikismos dönemlerinde Atina kentine bir ölümsüzlük kazandırabilmek için tanrıça ismi verilmiş, böylece de kent bir tanrıçanın koruması altına alınmıştır.

ATHENA:
tanrıça Athena’nın kökeni 2. bin yıla değin gitmektedir. Linear B yazıtlarından anlaşıldığına göre Yunanistan’da A-ta-na veya A-ta-no adı altında geçen bir savaş tanrıçası söz konusudur. Ancak Atano Yunanistan’a Myken döneminde yaklaşık olarak IÖ 1500’lü yıllarda gelmiş bir tanrıçadır. Girit Adası’nda adı bilinmemesine karşın bir barış tanrıçası olan ve 8 şeklindeki kalkanıyla simgelenen bir tanrıça vardır. Tanrıçanın kalkan simgesi sadece koruma amaçlı olarak özellikle kapıların iki yanına (nazar boncuğu gibi) konuluyordu. Akhalar tarafından Yunanistan’a getirildiği düşünülen bu tanrıça kimlik değişikliğine uğrayarak savaş tanrıçası kimliğini almıştır ve Girit’tekinden farklı olarak başına bir miğfer eline de mızrak verilmiştir. Aynı şekilde Yunanistan’a Fenikeliler tarafından getirilmiş olan tanrıça Astarte’nin (Iştar) savaş tanrıçası kimliği Girit’ten gelen bu tanrıçayla birleşerek 1. binyıldaki Hellen Pantheon’unun Athena’sına dönüşmüştür.
Athena’nın Doğum Mythosu: Hellen Pantheon’unda tanrıçanın doğumuyla ilgili mythos bir kehanete dayanır. Zeus’un ilk evlendiği kadın olarak gösterilen Metis, zeka ve bilgeliğin tanrıçasıdır. Ayrıca Zeus’un kardeşlerini kurtarma misyonunda Kronos’a o ünlü içkiyi hazırlayan kişidir. Kehanete göre Metis’ten doğacak olan erkek çocuk evrenin yönetimini Zeus’un elinden alacaktır. Bu nedenle Zeus, hamile Metis’i yutar. Zeus tanrıçayı yuttuktan sonra zamanı gelince başında ağrılar hissetmeye başlar. Başından Athena’yı doğurabilmesi için tanrı Hephaistos elindeki çiftli balta (labrys) ile babanın başını yarar ve tüm silahlarını kuşanmış olarak (kalkan, miğfer, mızrak) Athena bebek doğar. Bu sahnenin en eski örneği 7. yy.dan kabartmalı bir pithosta yer alır. Gerçekte bu mythos erkek egemen toplumdaki erkeğin bilgelik ve zeka açısından kadından daha üstün olduğunu ve kendi başından doğan çocuğuna genetiksel olarak geçirdiğinin bir öyküsüdür. Ancak her şeye karşın kadının erkekten daha zeki ve bilge olduğu tüm engellemelere karşın ortaya çıkar.
Antik dönemde doğum, Yunanistan ve Anadolu’da doğum sandalyelerinde yaptırılıyordu. Zeus’un Athena’yı doğurma sahnelerinin hepsinde Zeus oturur durumdadır yani geleneksel doğum sandalyesindedir.
Athena’nın işlevlerinden biri Athena Ergane kimliği altında dokuma sanatlarının koruyucu tanrıçası olmasıdır.
Arakhne Mythosu: Tanrıçanın dokumayla ilgili mythosudur. Mythosa göre dokuma ustası bu genç kız tanrıçayla rekabete girişir. Sonuçta yapılan yarışmayı 12 Olympos tanrısının aşk serüvenlerini dokuyan Arakhne kazanır. Bunu kabullenemeyen Athena önce kızı öldürür, daha sonra pişman olup onu örümceğe çevirir ama ömür boyu ağ dokumak üzere cezalandırır. Ayrıca kızın dokuma tezgahını da parçalar. Ergane kimliği altında her türlü dokumanın koruyucu tanrıçası olan Athena bu kimliğin simgesi olarak elinde iğ ya da öreke adı verilen iplik eğirme aletini taşır.
Tanrıça Athena’nın başında taşıdığı miğfer Korinth miğferidir. Niçin Attika miğferi taşımadığı konusunda ne bir mythos ne de bir antik yazarın yorumu söz konusudur.
Tanrıça Athena’nın erken dönemlerde direk savaşa katıldığı düşünülmüyordu. Zira arkaik devrin sonlarına doğru bu işlevini gösteren epitethi almıştır. Athena Promakhos olarak (ön saflarda dövüşen/savaşan) orduların önünde giden, orduları koruyan tanrıça kimliğindedir.
Athena’nın, babası Zeus’un gözünde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu ayrıcalık tanrının en korkutucu silahı olan yıldırımını kızına vermesinde görülmektedir. Özellikle de Athena’nın koruduğu ve kendisinin de yandaşı olduğu savaşlar sırasında korunan kesimin yanında yer alan Athena’ya vermektedir.
Tanrıçanın zaman zaman başında stephane adı verilen, yüksek bir taç taşıdığı görülür. Mitoslarında sarışın, gök gözlü (mavi) olarak tanımlanan Athena, yine babasının kendisine vermiş olduğu Aigis’e Medusa’nın başını ileve ederek bir simge olarak kullanmıştır.
Erikhtonios Mythosu: Tanrıçanın bu mythosu geçmişten bugüne toplumda değişmeyen olguların göstergesidir. Hephaistos’un cinsel tacizine uğrayarak dolaylı yoldan Erikhtonios bebeğine hamile kalan Athena’nın bunu Gaia’ya vermesi ve sonuçta çocuğun topraktan, alt tarafı yılan şeklinde doğuşu ölümsüzlük simgesini gündeme getirir. Annenin, doğan bebeği Atina’nın efsanevi kralı Kekrpos’a verişi de toplumdaki meşru olmayan çocukların terkediliş öykülerinden biridir.
Khitonien sözcüğü yer altı, yani ölüler dünyasıyla ilişkili olan tanrı ve tanrıçalara verilen bir epitethtir. Khitonien aynı zamanda devinimi de gösterir. Bu bağlamda incelendiğinde insan birey olarak ölümlü, insanoğlu olarak devinim içinde Khitonien özelliğine sahiptir. Yılan, hemen her inançta ölüler dünyasıyla ilişkilidir. Sürekli deri değiştirdiği için de ölümsüzlüğün simgesidir. Yani Khitonien bir yaratıktır. Erikhtonios Athena’nın simgesi olarak ve Atina kentinin manevi çocuğu ve kralı olarak kentin de ölümsüzlüğünün simgesidir.
Tanrıçanın bir diğer simgesi baykuştur. Uğuru simgeler. Bugün Anadolu’da ve Yunanistan’da, aynı inançla, baykuş yeni evlilere uğur ve şans getirmesi amacıyla hediye edilen bir maskottur.
Tanrıça Athena’nın köken olarak Athena Parthenos’tan (bakire) gelen, ilk kez Atina’da kutlanmaya başlanan Panatheneia bayramları vardır. Tanrıça, Athena Parthenos epitethi altında bakireliği simgeler. Bu bayramların bir özelliği, bayramdan bir yıl önce bakire genç kızlar tanrıçaya kendi elleriyle dokudukları dokumaları hazırlarlar ve beş yılda bir kutlanan penteterik bayramlarda en önde bu genç kızlar müzik eşliğinde dokumaları götürürler. Bu bayramların bir diğer özelliği ise spor veya atletizm yarışmalarının yapılmasıdır. Bu spor yarışmalarında yarışma birincilerine Panatheneia amphoraları hediye ediliyordu. Bu amphoraların en büyük özelliği ilk üretimlerinden sonuna kadar siyah figür tekniğinde yapılmış olmaları ve üzerlerinde tanrıça Athena’nın betiminin olmasıydı. Bunların içine kutsal zeytinyağı konuluyordu. Bu kutsal zeytinyağı tanrıçanın zeytinliğinden (kutsal ağaçları) elde ediliyordu. Genel kural yarışmacının bunu kenti adına tanrıçasına sunmasıydı. Içindeki zeytinyağının rahipler tarafından zaman zaman satışa çıkarıldığı bilinmektedir.

Hellen Toplumunda Bayramlar: Bayramların genelinde değişmez ortak noktalar karşımıza çıkar. Bayram hangi tanrı ya da tanrılar adına yapılıyorsa onlar bayramı başlatan ve sonuna değin kalan tanrılardır. Bayramda bir kurban sunusu olmalıdır. Genellikle büyük bayramlarda çok sayıda büyük baş hayvan sunulur. Yıllık bayramlarda ise genellikle bir büyük baş ve onun ardından küçük baş hayvanlar veya malya (dişi koyun) sunulur. Değişmez kural, sunulan hayvanların en güzel yerlerin tanrıların olmasıdır. Bunlar sunağın etrafında toplanır, yakılabilenler yakılır, yakılamayanlar rahipler tarafından uygun görülen şekilde götürülür, istenirse satılabilir. Deriler rahiplerin malıdır. Kalan bölümler ise eğer bir yasaklama yoksa oraya katılan halk tarafından kutsal alanda yenilebilir. Tanrı(ça)lara kurabiye ve çöreklerin sıklıkla sunulduğu bilnmektedir. Özellikle kurban sunusu yapamayacak kadar fakir halk tanrılara dileklerinin rüşvetini, kesilmesi gereken hayvanların şeklinde kurabiyeler yaparak ve içlerine bal koyarak sunuyorlardı. (Balı bu tip şeylere koymak kutsal bir durumdu.) Din adamları olmazsa bayramlar hiç bir şekilde kutlanamazdı (Perslerde Mag, Magus). Tüm bayramlarda bayram öncesi, (genelde bir gün öncesi) yani arife (hazırlık günü) vardır. Genellikle bayramlar üç gün sürmektedir. Tüm bayramlarda, bayram süresi o bayrama katılan inançlıların barış ve kardeşlik günleridir. Ayrıca bütün bayramların ortak noktası müziktir. En eski ve en çok kullanılan müzik aleti aulostur.

APOLLON:
Apollon, tanrı Zeus ile Leto’nun ilişkilerinden olan ikiz çocuklardan biridir. Apollon ile Artemis, ayrı yumurta ikizleridirler ancak ikizli mythoslar toplumdaki ikiz, üçüz gibi bütün çok doğumlu olayların göstergeleridir.
Apollon’un Doğum Mythosu: Iki ayrı öyküyle anlatılır. Birinci öyküye göre Hera’nın kıskançlığı yüzünden Yunanistan’da doğum yapmasına izin verilmeyen Leto’ya, Zeus’un yardımıyla Delos adası sahip çıkar. Zeus, Delos adasının yüzer durumunu düzelterek sabit bir adaya çavireceğine söz verir ve sonuçta Leto, adada yalnız başına, bir palmiye ağacından yardım alarak Apollon’u doğurur. (Apollon’un en büyük kutsal alanlarından biri Delos adasıdır.) Leto’nun yalnız doğum yapması, gerçekte bugün bile var olan bir olaydır. Bu tür yalnız doğumlarda ölüm oranı çok yüksektir. Doğum mitosunun ikinci versiyonu Leto’nun önce kızı Artemis’i, Ortygia denen bir yerde doğurduğu, daha sonra da Artemis’in yardımıyla Apollon’u Delos adasnda doğurduğu şeklindedir. Ortygia, Anadolu’da Ephesos’ta, Yunanistan’da Argos bölgesinde ve Sicilya’da var olan tepelerin ortak adıdır. Bu nedenle Artemis’in doğum yeri sürekli olarak tartışma konusu olmuş, ancak bugün Ephesos’ta var olan Kubaba, Kybele, Leto ve en son olarak Artemis’e kadar gelen kesintisiz ana tanrıça kültünün varlığı doğum yerinin Ephesos olduğunu göstermektedir.
Delos adası kurulduğu andan sonuna değin, tüm gelirleri kutsal alanın hazinesinde toplanan, sadece Apollon’a adanmış bir kült merkezi olma konumunu korumuştur. Faiz sistemindeki bankacılık orada kurulmuştur. Delos adası rahiplerinin özellikle tyranlara sıklıkla borç para verdiği bilinmektedir. Bu zenginlik Attika-Delos deniz birliğinin kurulmasında da önder olmuştur.
Apollon’un kökeni Ilyada’dan (Homerik dönemlerden) itibaren Anadolu yanlısı bir tanrının Yunanistan kökenli olamayacağı savını gündeme getirmiş olmasına karşın 19. yy. arkeologlarının Yunanistan’a olan hayranlıklarından ötürü tüm tanrıların (12 Olympos tanrısı) kökeninin Yunanistan olduğu görüşünü ileri sürmüşler, uzun süre de bu tip görüşler tartışmasız kabul edilmiştir. Bugün ise Apollon’un kökeni birinci görüşe göre Anadolu’da Lykia bölgesi, diğer bir görüşe göre ise Girit adasıdır.
Miletos’un Kuruluş Mythosu: Girit adasındaki mitos bir güney Ionia kenti olan Miletos kentinin kuruluş mythosudur. Öyküye göre Minos’un oğlu Miletos ülkeden sürülür. Kaçabilmek için Apollon’dan yardım ister. Apollon kendisine bir delphin (yunus) gönderir. Apollon, Miletos’un yunusun sırtına binerek ilk durduğu yerde bir kent kurma emrini verir. Bu emri alan Miletos, karaya çıktığı ilk yerde kendi adıyla anılan kenti kurar ve limana en yakın olan yerde yine tanrının buyruğunca Apollon Delphinion tapınağını ve kültünü kurar. Minos döneminde Girit’ten Miletos’a gelen bir grubun varlığı arkeolojik verilerle kanıtlanmıştır. (bu kalıntılar bugün Almanlar tarafından kazılmaktadır.)
Apollon işlevsel açıdan bir çok kimliğe sahip olan bir tanrıdır. En önemli kimliklerinden biri müzik tanrısı oluşudur. Ancak müzik tanrısı olarak kullandığı enstrümanlar telli sazlar grubuna giren lyra, barbiton ve kitharadır. Lyranın bulucusu gerçekte Hermes’tir. Hermes’ten bu aleti alıp çalmayı öğreninceye değin müzikle hiç bir ilişkisi yoktur ve hiç bir müzik aleti kullanmamaktadır. Lyrayala başlayan müzik tanrısı kimliği kendi buluşu olarak kabul edilen kitharayla profesyonellik kazanır. Gerçekte kitharanın kökeni Mezopotamya’ya dayanır. Ur mezarlarında bulunmuş olan çok güzel kitharalar vardır. Kitharalar sadece erkek seslerine uygun olduğu ve telli sazlar içinde en karmaşık olan olduğu için her zaman profesyonel olarak müzikle uğraşan ve yarışmalara katılan erkeklerin müzik aleti olarak karşımıza çıkar. Ender olarak da (4. yy.dan itibaren) kadınların da nadiren ellerinde görülür.Tanrının bu müzik tanrısı kimliğinde, birlikte olduğu müziğin esin perileri Mousalar vardır. Ancak Mousalar sadece lyra kullanan tanrıçalardır ve profesyonel yarışmalarda yer almazlar. Apollon Yakındoğu’dan özellikle de Mezopotamya kültürlerinden çok etkilenmiş bir tanrıdır. Kış aylarını geçirdiği Hyperboreoi (mutluluklar ülkesi) gerçekte Mezopotamya inancındaki Aden Bahçeleri’nin bir benzeridir. Bu ülkede sürekli ılıman bir iklimin var olduğu, güzel kokulu çiçekler ve ağaçlarla donatılmış bir cennet kavramı vardır. Ilginç olan tanrının buraya her yıl yalnız gelmesidir. Annesi Leto ve kızkardeşi Artemis sadece onu uğurlama ve karşılama dönemlerinde betimlenirler. Yine ilginç bir nokta; bu ülkenin hiç bir betimi olmayışıdır.
Tanrı Apollon’un en çok tanınan kimliği kahin tanrı oluşudur. En eski ve Yunanistan’da en çok tanınan yer olarak Delphoi karşımıza çıkar. Anadolu’da ise bir çok merkez olmasına karşın, Ionia Bölgesi’ndeki iki merkez dünyaca ünlü bilicilik merkezleridir. Bunlardan biri Didyma, diğeri Klaros’tur. Apollon, Didyma’da Apollon Didymaion, Klaros’ta ise Apollon Klarios olarak tapım görür. Biliciliğin vazgeçilmez elemanları su (kaynak suyu) ya da yeryüzüne çıkar durumdaki doğal gazlardır. Bunların olmadığı yerlerde bilicilik merkezleri kurulamaz. Yunanistan’daki Delphoi’da gaz, Didyma ve Klaros’ta ise su kaynakları bulunmaktadır. Delphoi’da gazın çıktığı yer dünyanın merkezi (göbeği) olarak kabul edilir. Aynı şekilde Babil tanrısı olan tanrı Schamasch (Şamaş)’ın tapınağının bulunduğu yer de dünyanın merkezi kabul ediliyordu. Yani bu kavram da Mezopotamya’dan alınmıştır.
Aslanın yanı sıra Sphinks de tanrının simgeleri arasında yer alır. Sphinks, Mısır’da ölülerin, mezarlıkların tanrısıdır. Erken dönemlerde aynı inancın Apollon’da da var olduğu görülmektedir. Apollon, ölümün ve ölümsüzlüğün de tanrısıdır.
Bilicilik tanrı Apollon’un şehir kuruluşlarında danışman ya da karar organı olması, insanları bu bilici tanrıya zorunlu olarak danışma durumunda bırakmıştır. Tanrıyla iletişim kuran kişi bilicilik merkezine göre ya kahin ya da kahine olmaktadır. Ancak kuruluşlarından itibaren sadece kahinliğin geçerli olduğu yerler, Anadolu’daki iki büyük merkez olan Didyma ve Klaros’tur. Tanrıyla iletişim kurmada su ya da gazı kullanan biliciler tanrıya yönelttikleri soruları heksametron (altılı vezinler) halinde rahiplere ya da yazıcı katiplere (graphikos) iletirler. Tanrıya yapılan başvurular ya kent ya ülke bazında ya da bireysel sorulardır. Bilicilik genellikle akşam saatlerinde meşale ışığında yapılır. Yanıtlar çoğu kez çok karmaşıktır. Kent bazındaki danışmalarda maddi olarak büyük sunular getirilmesi gerekiyordu. Delphoi Tapınağında ırkçılık kendini gösterirdi. Hellen ırkı dışında hiç bir ırk oraya başvuramazdı. Ancak yazıtlardan bilindiğine göre özellikle de Iskender zamanından sonra Didyma zayıflayınca Klaros Apollon Tapınağı bütün dünyadan insanlara kollarını açmış durumdaydı.
Klaros bilicilik merkezindeki tapınağın planı tek örnektir. Zira, aditon pronaosla naosun birletiği yerden, üç basamakla inilen ve naosun altında iki odadan oluşan bir mekandır. Oysa aditon gerçek planda cellanın gerisinde yer alan ve celladan geçilerek gidilen en gerideki odadır. Aditonda tanrı(ça)nın heykeli yer alır. Aditon ve opistodomosun arasındaki fark, opistodomosa naostan geçiş yoktur. Giriş arkadan dolaşılarak yapılır (opistodomos kapısından). Burada kült heykeli bulunmaz, genelde depo işlevindedir. Sunular buraya konulur.
Tanrı bilici kimliğinin dışında Mezopotamya’dan alınmış olan ve Didyma Tapınağında karşımıza çıkan epiphani ile de tanınır (tanrının insanlara kendisini kapıdan gösterme olgusu). Bu olgu kapıların tanrısı Şamaş’a aittir. Tanrı Apollon’un Babil ve Hitit yazıtlarında geçen Apollunas adlı tanrıyla aynı kişi olduğu ileri sürülmektedir. Bütün bu olgular en azından erken dönemlerde (7. yy.) tanrının Mezopotamya ve Mısır inanışlarından çok etkilendiğinin göstergesi olmaktadır.
Apollon’un ışık tanrısı kimliğinden dolayı (Phoibos Apollon) kutsal alanlarında güneş saati bulunması olasıydı.

Hellen Toplumunda Müzik:
Üflemeli sazlar:
Flüt: Flütün kökeninde tartışma olmasına karşın büyük olasılıkla Ur dönemine kadar giden Mezopotamya kökenli bir müzik aletidir. Üflemeli sazlar içinde en basit alet olan flütün önce tekli (aulos) sonraları ise çiftli (diaulos) olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Flüt iki şekilde çalınır: Ya direk ağza konup üfleyerek ya da phorbeia adı verilen ince deriden bir bant kullanarak. Bu bant çok daha rahat üflemeyi sağlayan, deformasyonu da önleyen bir tür alettir. Profesyonel müzisyenler özellikle yarışmalarda bunu kullanıyorlardı. Bazı yarışmalar ise iki kategoride yapılıyordu. Biri phorbeialı, diğeri phorbeiasız oluyordu.
Erken dönem çalınışında diaulos birbirine çok yakın V şeklinde ya da üstüste tutularak çalınıyordu. Bizans müziğinde ise bu kural bırakılarak birbirinden çok ayrık, her bir el bir flütü idare edecek biçimde çalınmıştır.
Phryg flütü adı verilen flüt pipo şeklinde yukarı kıvrıktır. Çalımı çok zor olan bu müzik aletini çalan müzisyenlerin çok özel eğitimli ve saray müzisyenleri olduğu bilinmektedir.
Bir başka flüt ise Pan’ın bulduğuna inanılan pan flüttür. Pan flüt daha çok Dionysos şenliklerine uygun düşen , vahşi doğaya yönelik ezgiler için uygun olan bir üflemeli sazdır.
Marsyas Mythosu: Hellen Pantheonunda flütün bulucusu olarak Athena gösterilir. Athena, Medusanın ardından onun ölümüne yardımcı olduğu için üzülüp bu müzik aletini bulmuştur. Daha sonra da suda yansımasını görüp kendini çirkinleştiren flütü fırlatıp atmış ve flüdü yerden alacak olanı lanetlemiş. Flüdü yerden Marsyas almıştır. Müzik tanrısı Apollonun lyrasına yarışmaya katılmıştır. Yarışma sonunda yenen yenilene istediğini yapacaktır. Marsyas yenilir. Apollon onu bir ağaca bağlayarak derisini yüzer, Marsyas bu şekilde can verir. Apollon sonradan pişman olmuş ve onu ırmak haline getirmiş (Çine Çayı).
Keras: Kökeni bilinmemektedir. Erken dönemlerde boynuzdan yapılan bir müzik aletidir. Geç dönemlerde ise metalden yapıldığı sanılmaktadır.
Salphinx: Bu müzik aleti uzun bir borudan ve bu borunun ucunda bulunan bir tüpten oluşur. Kökeni bilinmemesine karşın olasılıkla 1. binyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Hellen buluşu olarak düşünülmektedir. Daha çok savaşlarda hücum işareti olarak kullanıldığı bilnmektedir. Ayrıca bir çok Persli askerin de bunu kullandığı betimlerden anlaşılmaktadır. Olasılıkla Persler bu müzik aletini Hellenlerden almışlardır. Gizemli ve vahşi doğada gerçekleşen Dionysos şenliklerinde Satyroslar da bu müzik aletini kullanmışlardır. Çok ender olarak da daha kısa boydaki salphinxleri kadınların da (olasılıkla Dionysos şenliklerinde) çaldığı bilinmektedir.
Telli Sazlar:
Phorminx: Anadolu kökenli olan ve Hitilerde görülen bir müzik aletidir. Hitilerde üç ya da beş telli olarak görülen bu müzik aleti Hellen dünyasına geçtiğinde dörtten dokuz telliye kadar değişkenlik göstermiştir. Hititlerde dinsel müziğin yanında her türlü eğlencede ve özellikle Hieros Gamosların vazgeçilmez müzik aletidir. Hitit kabartmalarında çalınma anı görülmesine rağmen Hellen betimlerinde bir köşede dururken ya da duvara asılıyken görülür. Çalınma anı gösterilmez.
Kithara: Telli sazların en eski müzik kitharadır. Kökeni Mezopotamya’ya dayanan bu müzik aleti Hellen Pantheonunda Apollon buluşu olarak gösterilir. Lyraya göre daha karmaşık bir bir müzik aleti olan kithara okullarda ders olarak yer almaz. Ancak profesyonel olacak müzisyenler için ayrı bir eğitim olarak uygulanır. Kithara, Apollon’a adanmış olan kutsal bayramlardaki yarışmalarda kullanılan tek telli sazdır. Kithara tüm telli sazlar gibi parmakla, plektra adı verilen penayla ya da sol el parmakla çalarken sağ el plektrayla olmak üzere üç şekilde çalınabilir. Bu nedenle yarışmalar da üç kategoride yapılıyordu ve bunların ödülleri de farklıydı. Büyük ödül pena ve parmakla aynı anda çalana verilirdi. Kadın seslerine uyumsuz olduğu için kadınlar tarafından 4. yy.dan itibaren çok nadiren kullanılmıştır.

ARTEMIS:
Ephesos’taki Ortygia tepesinde doğduğu varsayılan Artemis, en eski tapıma sahip olan tanrıçalardan biridir. Tapımının, insanoğlunun avcılık dönemine kadar gittiği varsayılmaktadır. Kökeni konusunda bir çok tartışma vardır ancak farklı kimliklerin farklı yerlerdeki kökenini oluşturduğunu ileri sürmek daha akla yatkın gelmektedir. Örneğin av hayvanlarının koruyucusu kimliğindeki Artemis Yakındoğu kökenliyken, ebelik ve bebek bakıcılığı gibi kimlikleri daha çok Yunanistan ağırlıklıdır. Ana tanrıça kimliği ise Anadolu kaynaklıdır.
Tanrıça Artemis, tanrıçaların en genci, en güzelidir ve bakiredir. Güzelliğinden emin olduğu için güzellik yarışmasına bile katılmaya gerek duymamıştır. Tüm betimlerinde güzeldir ve genelde takılarıyla betimlenir. Kardeşinden gelen bir yaptırım olarak özellikle bayramlarda kardeşi gibi başına defne çelengi takar (defne onun kült ağacı değildir). Onun kutsal ağacı, annesi Leto’nun doğum yaptığı sırada kuvvet aldığı palmiye ağacıdır (Apollon’un da kutsal ağacıdır).
Tanrılara kurban sunusunda kurban edilecek olan hayvanın kendi isteğiyle sunağa gitmesi geleneği vardır. Aynı inanç ve geleneğin Artemis kültünde de var olduğu biliniyor. Ancak Artemis’e erken dönemlerde insan kurbanı yapıldığı Iphigeneia mythosundan bilinmektedir. Bu geleneğin I. binyıl başlarında da devam ettiği biliniyor. Anadolu’da var olan kültleri içinde böylesi bir geleneğin varlığının bilinmemesine karşın olabileceği ileri sürülmektedir.
Iphigeneia Mythosu: Akha ordusu Troya’ya gidebilmek için Aulis’te rüzgarların çıkmasını beklemektedir. Rüzgarın çıkmayışının nedeni bir kahine sorulur. Kahin, kutsal geyiklerinden birini öldürdüğü için Artemis’in Agamemnon’a kızgın olduğunu, ancak kızı Iphigeneia’yı kendisine kurban ederse kızgınlığının geçeceğini ve rüzgarların çıkmasına izin vereceğini söyler. Agamemnon, karısı Klytaimestra’ya kızını Akhilleus ile evlenmek üzere hemen oraya getirmesini ister ve orada kurban eder.
Tanrıça, hayvanların koruyucusu kimliğinde Artemis Potnia Theron adı altında tapım görür (yalnızca karada yaşayabilen, özellikle de orman (vahşi) hayvanlarının koruyucusudur, deniz canlılarının değil). Bu kimliği Hellen Pantheonuna Yakındoğu kültürlerinden (Suriye-Filistin) geçmiştir. Aynı kimliği nedeniyle resmi toplantıların (meclis-bouleuterion) da koruyucusudur. Araştırmacılar bu toplantılarda yer almasının nedenini bu toplantıların sonunda yenen yemeklerdeki hayvanların koruyucu tanrıçası olmasına bağlarlar. Anadolu’da Miletos kentinde bulunmuş olan bir çok yazıtta tanrıçanın bu işlevle toplantılara katıldığı belirtilmektedir.
Tanrıça Artemis’in annesinin doğumuna yardımcı olan ebelik işlevi kültüne de yansımıştır. Tanrıça, hamilelerin, lousaların ve yeni doğan bebeklerin koruyucu tanrıçasıdır. Doğum sırasında ölen kadınların sancısız ve mutlu bir ölümle tanrıçanın katına ve mutluluklar ülkesine (hyperboreoi) gittiğine inanılıyordu. Ölmüş ya da ölmemiş olsun, doğum sırasında giyilmiş olan tüm giysiler tanrıçaya sunuluyordu. Tanrıçanın ikinci bir işlevi ise kardeşine ilk süt veren kişi oluşundan dolayı süt anneliktir (nutriks). (Özellikle Atinalı zengin aileler Lakonia bölgesinden özellikle de Sparta’dan süt anne getirtiyorlardı. Iki ya da üç yıllık kontrata bağlı olan bu kadınlar bu süreç içinde cinsel ilişkiyi kesme, iyi bir beslenme, jimnastik gibi atı kuralları olan kontrata bağlıydılar. Buna uymayanların faizle ceza ödeme yükümlülüğü vardı.)
Artemis’in Yunanistan kökenli olan Artemis Brauronia kültü ergenliğe geçişteki kız çocuklarının koruyucu tanrıçası kültüdür. Bu nedenle de ergenliğe erişen her genç kız (12-14 yaş) ilk regl bezini ergenlik simgesi olarak tanrıçaya sunuyordu. Zengin aileler bu sırada tapınakta kurban sunusu da yapıyordu. Gece ise aile fakir ya da zengin olsun bir şölen yaparak bunu herkese ilan ediyordu. Ayrıca kız çocuk hediyelerle onurlandırılıyordu. Ergenliğin kutsandığı ve kızların onurlandırıldığı tek kült budur. Bununla ilişkili kutsal alanlarda küçük kız çocuklarını betimleyen çok sayıda pişmiş toprak heykelcikler bulunmuştur. Bunlar da bu kız çocukları tarafından tanrıçaya yapılmış olan sunulardır. Bunun dışında da bu kültle ilişkili olan yüksek ayaklı bir tür kadeh diyebileceğimiz kült kapları vardır. Bu kapların en büyük özelliği üzerlerinde silüet teknikle yapılmış olan dans eden kız çocuklarının, ender olarak da erkek çocukların yer almasıdır. Bir çok araştırmacıya göre bu bir tütsü kabıdır.
Tanrıça Artemis’in bir diğer kimliği ise avcılıktır. Avcılık döneminden gelen en eski tapımıdır. Artemis’in bu kültünde ava çıkmadan önce yıkanmak çok önemlidir. Zira avcılık kutsal bir iştir. Bu nedenle tanrıçanın da av öncesi yıkandığı, temiz av giysilerini giydikten sonra ava çıktığına inanılıyordu. Artemise bağlı bir çok kutsal alanda tanrıçanın üçlü görünümündeki heykelleri ve bunların arka kısmında su koymaya yarayan bir tür kurna bulunmuştur. Tanrıçanın burada yıkanıp ondan sonra ava çıktığına inanılıyordu.
Tanrıça Artemis adına kulanan Ephesia ya da Artemisia bayramları genelde tüm Artemis bayramları için kullanılan genel bir addır. Ancak Ephesos’ta, yıllık ve dört yıllık (pentetherik) olmak üzere iki ayrı kutlama vardı. Bayramlar tanrıçaya adanmış olan Artemision ayının altıncı günü (nisan sonu-mayıs başı) başlıyordu. O gün aslında tanrıçanın doğduğu gündür (Hesiodos). Kentte bu bayramın çok önemli olduğu takvimdeki ayından da bellidir.
Kökeni, Prehistorik dönemlerin ana tanrıçalığından itibaren Kubaba’dan başlayarak, Kybele, Lato (Leto) ve Artemis Ephesia’ya kadar gelen bir gelenek izler. Artemis Ephesia’nın heykeli irdelendiğinde gövdesinde taşıdığı polymastos (çok memelilik), ana tanrıçalığın, üretkenliğin simgeleridir. Belden aşağısında yer alan frizler halindeki hayvan kabartmaları ise tanrıçanın yakın doğu kökenli olan Potnia Theron özelliğiyle ilişkilidir. Başında taşıdığı yüksek kalathosun kentin surlarını simgelediği düşünülür, bu da Artemis’in kentin koruyucusu olarak da tapım gördüğünü belirtir. Gerçekte Artemis Ephesia bütün Artemis özelliklerinin yanı sıra ana tanrıçalık özelliğini kendinde toplamış olan çok özel bir tanrıçadır. Bunluntular en erken dönemlerden beri tanrıçaya altın ve fildişi gibi çok zengin sunuların yapıldığını gösterir. Gerçekten de tanrıça adına yapılan bayramlarda hazinelerin zengin sunularla dolduğu biliniyor bunun dışında da özellikle tyran, kral ve imparatorların her dönemde çok zengin sunular yaptıkları antik yazarlar tarafından sıklıkla anlatılır. Tanrıçaya adanmış olan büyük bayramlar üç gün sürüyordu. Bu dönem kutsal barış dönemiydi. Bayrama katılan tüm kentler, Yunanistan’dan da gelmiş olsalar bu bayramı uygulamak zorundaydılar. Sabah kurban kesimiyle başlayan bayram günü, tapınaktan tanrıçanın avcı giysisi üzerine de yabani hayvan postu giydirilmiş heykelinin hazırlanmasıyla devam ediyodu. Bayram, pompe adı verilen propesyon (kortej) (her korteje pompe denir) ile başlıyordu. Ephesoslu bakire kızların dokumuş oldukları özel kumaşı taşıyan baş rahibe kortejin başında yer alıyordu. Onun arkasında sırayla iki kişiden oluşan heycel taşıyıcıları, avcı giysileri giymiş, sadak (okluk) ve oklarını takmış olan Ephesoslu bakire kızları, kutsal alanında yetiştirilen kutsal köpekler yer alıyordu. Müzik ve dans eşliğinde Magnesia kapısına kadar yürünüyordu. Kapıda korteji epheboi karşılıyor, onların eşliğinde tiyatroya gidiliyor, orada yapılan kurban sunularının ardından müzik eşliğinde Koressos (?) kapısından tapınağa dönülüyordu. Epheboi bu kapıya kadar eşlik etmekle görevlendirilmişlerdi. Korteji tapınakta paidesler (erkek çocuklar) karşılıyorlar ve tanrıçaya hymnoslar (ilahiler) okuyorlardı. Böylece tanrıçaya yapılan resmi tören bitiyordu. Gece kentte kutlanan şenliklerde yeme içme bedavaydı. Ancak bu kutlamalara evli kadınların katılması yasaktı. Ikinci günü kente gelenlerin sunu günüydü. Antik yazarların sıklıkla bahsettikleri büyük kutsal alanlarda kutlanan büyük bayramlarda yüz kurban hayvanının Artemis Ephesia için de sunulduğu biliniyor ancak arkeolojik veriler henüz bulunamamıştır. Bayramın üçüncü günü dans ağırlıklı kutlamalara ayrılmıştı. Lydia’dan getirilen bakire dansçı kızlar tanrıça adına özel Lydia danslarını (kalça dansları ve sıçramalı danslar yani vurmalı çalgılar kullanılıyordu) yapıyorlar, Ephesoslu genç kızlar da kendi danslarını icra ediyorlardı.

DIONYSOS:
Dionysos, Hellen Pantheonu’na 5.yy.da girmiş olan bir tanrıdır ve kökeninden doğumuna değin tartışmalıdır. Linear B yazıtlarında Di-wo-nu-so-jo adıyla geçen bir tanrı Dionysos’la benzerlik gösterir. Bazı araştırmacılar bu isimden yola çıkarak kökenini Girit’e bağlarlar ancak büyük bir çoğunluk Dionysos’un Thrakia kökenli olduğunu iddia ederler. Ismine gelince Girit’teki Diwonisojo isminin Dionysos’un Girit’teki ismi olduğu ileri sürülür. Ancak isim konusunda da tartışma sürmektedir. Ismin başındaki Dio’nun tanrı Zeus’u gösterdiği, Nyssos’un da Nysa adlı nympheyi gösterdiği ileri sürülmektedir (Dionysos nympheler tarafından büyütülür). Bir başka düşünceye göre Dio iki anlamında olup iki kez doğduğunu belirtir.
Dionysos’un Doğum Mythosu: Zeus’la Semele’nin oğlu olan Dionysos Hera’nın komplosuyla annesinin kendisine hamileyken Zeus kendisini tüm ihtişamıyla gösterince yanması üzerine baba Zeus anne karnından bebeği alarak kendi baldırına yapıştırır. Bu mythos içinde var olan iki olgu gerçeği yansıtmaktadır. Zeus’un yıldırımıyla yanan Semele doğada yıldırım çarpmasıyla ölen insanları gösterir. Yıldırım çarpması tanrının cezalandırılması olarak görülür ve bu şekilde ölen kişi öldüğü yere gömülür. Ikinci olgu ise ölen annenin karnından bebeğin alınmasıdır. Bu da o dönemin yaşantısında da bu tür operasyonların yapıldığını göstermektedir.
Dionysos’un bebeklikten itibaren nympheler tarafından yetiştirilmiş olması onun kişiliğinde olumsuz (farklı) bir etki yapmıştır (toplumda kadınlar arasında yetişmiş erkek çocukların durumu). Bu olgu, tanrının giyiminden davranışlarına değin etkili olmuştur.
Ariadne ile Evlilik Mythosu: Dionysos’un evlilik serüveni Ariadne’nin serüveniyle birlikte gider. Atinalı kahraman Theseus’un Girit dönüşü (Minotauros hikayesi) Ariadne’yi Naksos adasına terk eder. Gece eğlencesinden dönen, özellikle de bu eğlencelerde adaları tercih eden Dionysos Ariadne’yi görür, ona aşık olur ve evlenirler (Dionysos’un adaları tercih etmesi adalarda üzüm bağlarının bol olmasındandır). Bu evlilikten Staphilos ve Oinopion adlı iki çocukları olur. Oğul Oinopion’un babasına sakilik yaptığı biliniyor.
Tanrı Dionysos’un kültünde iki olgu çok önemlidir: ekstase (kendinden geçme) ve enthisiasmus (tanrıya hayran olma).
Dionysos’un Demeter’le birlikte ölüler kültünde ölülere yardımcı tanrı işlevinde olduğu biliniyor. Sıklıkla da tanrının büst şeklindeki betimlerinin yanında veya önünde cenaze törenlerine yönelik dans eden kişiler görülür.
Tanrı Dionysos, herşeyin ötesinde bağın ve şarabın tanrısıdır. Şarap (içki) insanların bastırılmış duygularını ortaya çıkaran bir eleman olduğu için bunun da bulucusu olarak Dionysos kabul edildiğinden insanlar tarafından çok sevilen bir tanrı olarak karşımıza çıkar.
Erigone Mythosu: Dionysos’un şarabı insanlara öğretme olgusu bu mythosla karşımıza çıkar. Bu mythosla birlikte tanrı Dionysos’un da Hellen Pantheonu’nda yer aldığı görülür. Mythosa göre Yunanistan’daki köylü Ikarios’un evine konuk olan tanrı bu fakir köylüyü çok sever ve ona şarap yapımını öğretir. Amacı hem köylüyü zengin etmek hem de insanoğlunun şarap yapmasını öğrenmesini sağlamaktır. Ancak olaylar kötü gelişir. Şarabın dozunu fazla kaçıran köylüler Ikarios’un kendilerini zehirlediğini ve çıldırttığını düşünürler ve adamı öldürürler. Olayı öğrenen kızı Erigone da babasının cesedinin bulunduğu yerdeki ağaca kendini asarak intihar eder. Bu olaya çok kızan Dionysos önce bu köyü sonra da tüm Yunanistan’ı cezalandırır. Erigone’nin ölüm yıldönümlerinde genç kızlar çıldırarak intihar etmeye başlarlar. Delphoi Apollonu’nun kehanetinde bu genç kız adına Aiora bayramları yapılması ve bu bayramlarda özellikle şarap içilmesi ve ayrıca da ağaca asılı olan Erigone’yi temsil edecek şekilde ağaçlara kururlan salıncaklarda genç kızların sallanması zorunludur. Anadolu’da bu bayramlara Hellenistik dönemde Kolophon ve Klaros’ta rastlanır.
Dionysos’la birleşen kültürel kimlik tiyatrolarla gündeme gelir. Tanrı adına yapılan bayramlardaki gösteriler okunan hymnoslar tiyatroların kökenini oluşturmuşlardır. Önce bir kişiyle başlayan daha sonra ikinci ve üçüncü kişilere kadar uzanan gösteriler en erken tiyatro gösterileridir. Tanrı Dionysos’la bütünleştirilen ve kültünün olduğu her kentte bir tiyatro vardır. Hellenistik dönemden itibaren tiyatroların yanında tanrıya adanmış tapınak ya da sunaklar vardır. Her gösteri öncesi tanrıya sunularda bulunulurdu. Bütün tiyatrolarda tiyatronun bezemelerinde (dekorasyonlarında) ana eleman masklardır. Bunlar komedi, trajedi ve drama olmak üzere farklı yüz ifadelerine sahiptirler. Ayrıca tanrının da maskları buralarda yer alır.
Tanrı Dionysos bir kaç betimi dışında genellikle saçlı sakallı, olgun bir erkek tipindedir. Başında daima asma yapraklarından yapılmış bir taç vardır. Onunla bütünleşen kimlikler olarak Bakkha veya Mainad adı verilen dans eden ve çok şarap içen kadın müritler yer alır. Düşsel yartık olarak ise Satyros (genç) ya da Silenos (yaşlı) adı verilen tipler gerek şarap apımında gerekse şenliklerde enstrüman çalan, çeşitli komedi türü oyunlar yaratan kimlikler olarak karşımıza çıkar. Erken dönemdeki Dionysos şenliklerine erkeklerin katılması yasaktır. Akşam saatlerinde ormanlarda kutlanan bu şenliklere katılan kadınların şarap içip ekstase durumuna geçtikten sonra, çıplak dans etmek, yakaladıkları hayvanlar parçalayıp yemek gibi her türlü çılgınlığı yaptıkları bilinmektedir. Hellenistik döneme gelindiğinde kültür yapısının gelişmesi, dinlere bakış açısını da değiştirmiştir. Özellikle Dionysos bu dönemde bir kültür tanrısı olarak (tiyatro) her yerde tapım görmeye başlar ve eski gelenekler de daha insani bir görünüm altında erkeklerin de katılabildiği bayramlara dönüşür. Tanrı toplumdaki insanların bastırılmış duygularını ortaya çıkaran ve istedikleri gibi davranmayaı sağlayan bir tanrı kimliğindedir yani insanın kendisidir. Erkek egemen toplumlarda şarap, kadına yasaktır (Atina). Ancak antik yazarlardan bir çok hanımın akşamları sarhoş olduğunu biliyoruz.
Şarap aynı Mısır’da olduğu gibi geleneksel metodla yani ayakla ezilerek yapılıyordu. Şarap iki türlü kullanılıyordu; taze şarap olarak (fermantasyonu tamamlanmamış), eski şarap olarak (kaliteli ve dinlendirilmiş)
21 Mart Nevruz olarak kutlanan bayram gerçekte bir çok inançta karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri Dionysos adına kutlanan bayranlardır. Anthesterion ayında 21-23 tarıhleri arasında 3 gün süreyle kutlanan bayramın ilk iki günü canlılara (yaşayanlara) aittir. Bu bayrama 3 yaşını doldurmuş bebekler ve köleler de dahil olmak üzere tüm insanlar katılabiliyordu yani bir dünya vatandaşı bayramıydı. Bu yapısıyla da bakıldığında insan ayrımı yapmayan bir inancı simgeler. Bunun için de insanlar tarafından çok sevilir. Bayramın birinci günü (21 Mart), Tanrı Dionysos ile Ariadne’nin evlenme günüdür. Bunun için de kentin yöneticisinin eşi tanrının heykeliyle mystik olarak evlendirilir. Bu tören, doğanın döllenmesini simgeler. Bayramın birinci ve ikinci günleri taze şarap içilir, bol bol dans edilir, neşe ve mutluluk simgelenir. Ancak üçüncü günü canlıların bayramı biter, ölülerin bayramı başlar. Bu güne khytroi adı verilir. Büyük kazanlarda ölüler için yemekler hazırlanır, kurabiyeler yapılır. Dionysos ve Hermes dışında tüm tanrılara tapımın yasaklandığı gündür. Bu nedenle tüm tapınakların etrafı bir iple çevrilerek kapatılır. Hiç bir canlı o gün pişirilen yemeklerden yiyemez. Yiyenin öleceğine inanılır. Kapıların kenarlanını ziftleyip sürekli ak yiyen otu (?) çiğneyerek ruhların kendilerine zarar vermesi önleniyordu. Akşam güneş batarken de ruhlar “keresler dışarı” sözleriyle kovularak gönderiliyordu ve böylece bayram sona eriyordu. Dionysos adına kutlanan bayramların genel adı Dionysiakh bayramlarıdır. Hepsinde doğanın dirilişi ve kutsal bir phallus vardır. Bordo renkli kutsal bir örtünün altındaki bu phallusun ereksiyonu bitince doğanın döllendiği yani tanrının evlendiği ve şenliklerin başlayacaği an geliyordu. Perslerle birlikte Anadolu’ya getirilmiş olan Zoroastrianizm (Zerdüşt) inancı, genel yapısı içinde Dionysos şenliklerinin kutlanışıyla benzerlik gösterir. Insanın yaradılışı bu inançta 16 Mart’ta başlar, 21 Mart tamamlanır. 21 Mart ateşin bulunduğu gündür. Ölümsüzlüğün, temizliğin ve kutsanmışlığın simgesidir. 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gece ruhların gecesidir. Bu gecede hiç uyunmadan ateş etrafında eğlenceler düzenlenir, yemekler yenir, ruhlarla birlikte bu gece paylaşılır. 21 Mart yeniden doğuşun, doğanın dirilişinin günüdür. Aynı zamanda karanlığın, yani ahimanın aydınlık yani Ahura-Mazda’ya diğer bir deyişle kötülüğün iyiliğe yenildiği gündür. Evren kötülüklerden kurtulmuştur. Canlılar artık mutluluk beklemektedir. Işte bu günlere Farvandigan adı verilir.

APHRODITE:
Aphrodite’nin annesi olarak geçen Dione’nin kökeninin ikinci bin yıla değin gittiği Linear B yazıtlarında adı geçen Di-wi-ja adlı tanrıçanın Dione olduğu ileri sürülmektedir. Hellen Pantheonunda Aphrodite’nin doğuş myhosu iki ayrı versiyonla anlatılır. En eski olan mythosa göretanrıça Uranos’un denize akan spermlerinden Kıbrıs’ta doğmuştur. Ya deniz köpüklerinin içinden ya da istiridyeden çıkmıştır. Kıbrıslı Aphrodite’nin kökeni Fenike’nin baş tanrıçası (en önemli işlevi aşk tanrıçalığı) olan Astarte ya da Iştar adıyla tanımlanan tanrıçadan gelmektedir. Ikinci bin sonları, birinci bin başlarında Fenike’den Kıbrıs’a (kuzeydoğu kıyıları) büyük göç olmuştur. Işte bu göçlerle Asterte kültü Kıbrıs’a gelmiş ancak tanrıçanın adı Aphroditos olmuştur. Daha sonra bu Aphrodite adı altında Hellen dünyasına geçmiştir. Ikinci mythosa göre (daha geç olanı) Zeus ile Dione’nin kızıdır. Dione’nin kızı olarak Parthenon Tapınağı’nda birlikte görülürler.
Tanrıçanın yanından ayrılmayan özellikle flüt ve harp eşliğinde dans eden üç genç kız vardır. Bunlara Kharid’ler denir.
Üç Güzeller (Güzellik Yarışması) Mythosu: Peleus ile Thetis’in düğününe çağrılmadığına kızan kavga tanrıçası Eris, kargaşa yaratmak için masaya üzerinde “en güzeline” yazan altın bir elma atar. Zeus bunu kime vereceğini bilemeyerek Paris’i çağırır. Ancak bu güzellik yarışmasında başından beri hile ve rüşvet geçerli olmuştur. Bu güzellik yarışmasında Hera, Paris’e Asya Krallığını, Athena sonsuz zeka ve başarıyı, Aphrodite ise Helena’nın aşkını önerir. Yarışmayı Aphrodite kazanır. Bu güzellik yarışması ilk kıtalararası savaşın (Troya savaşı) başlamasına neden olmuştur. Yarışmayı kaybeden Hera ve Athena’nın Troya Savaşı süresince hep Akhaların yanında yer aldıkları görülür. Oysa Aphrodite, Apollon ve Artemis Asya (anadolu) halklarının yanındadırlar. Zeus, bu savaşta ikili oynar.
Güzellik kraliçesi Aphrodite kadın güzelliğinin simgesidir ancak bu güzel kadın babanın emriyle Hephaistos’la evlendirilir. Emekçinin tanrısı olan zanaatkar Hephaistos çirkin, bedensel özürlü bir erkektir. Ikisinin evliliği erkek egemen toplumlardaki babanın hakimiyetini ve damat seçimini en iyi vurgulayan örnektir. Kızın reddetme hakkı yoktur. Ayrıca ikisinin evliliği çirkinle güzelin birlikteliği, özürlü olsalar bile erkeklerin güzel kadınlarla evlenebileceklerini gösterir.
Aphrodite’nin iki kültü bir karşıtlık (dialektik) içindedir. Aphrodite Urania kültü Uranos mythosuyla birleştirilmesine karşın gerçekte kökeni Yakındoğudur. Bu herşeyin ötesinde bir evlilik kültüdür. Rahibeleri kapalı, günde üç kez tanrıçaları adına tütsü yakan (tütsü kabı thymiateriondur) kadınlardır. Güzel kokulu otların yakıldığı thymiaterion aynı zamanda evlenecek gelin adaylarının tütsü kabı olarak da karşımıza çıkar. Bu külte bağlı olan gelin adayı evlenmeden bir gün önce yatağında kullanacağı tüm yatak takımlarını tütsülemek zorundaydı. Bu kültün en önemli özelliklerinden biri Aphrodite’nin nişanlı genç kızlara mutlu bir nişanlılık, sadık bir eş olmaları durumunda da uzun süreli mutlu bir evlilik vadetmesiydi. Urania kültündeki Aphrodite göklerin tanrıçasıdır. Toplumdaki sadık eşi simgeler. Tanrıçanın buna karşıt olan Aphrodite Pandeomos kültü ise fahişelerin kültüdür. Pandeomos kültünün kurucusu olarak Theseus geçer. Minotauros boğasını öldürmek üzere yola çıkmadan önce Delphoi Apollon’una başvurup geleceğini öğrenmek ister. Tanrının yanıtı “Tanrıça Aphrodite’yi (aşk) yanına al” olur. Tanrıçanın yardımıyla Ariadne’nin aşkını kazanan aşkını kazanır, başarıyla Atina’ya döndükten sonra da tanrıça adına Aphrodite Pandeomos tapınağını kurar. Bu kültün sunu hayvanı keçidir. Tanrıça bir çok betiminde bu hayvanı taşır şekilde karşımıza çıkar. Aphrodite’nin bu kültteki kümlüğü herkesin Aphrodite’sidir. Bu nedenle de herkesin kadınları olarak adlandırılan fahişelerin tapındıkları tanrıçadır. Aphrodite, Pandeomos kimliğinde kocası Hephaistos’u aldatan (Ares ile) evli ama hafif kadın tiplemesidir.
Tanrıçanın Ares’ten olduğu söylenen iki oğlu vardır; Eros (Aşk), Himeros (arzu). Bu iki çocuk genelde annelerinin omzunda simgelenirler, Eros daima solda yer alır.
Adonis Mythosu: Smyrna ya da Myrrha adlı genç kız, kral babasına aşık olur. Dadısının yardımıyla on iki gece babasıyla birlikte olur. Burada, toplumdaki ensest ilişkiler simgelenmiştir. Son gece bunu farkeden baba, namusu temizlemek için, kılıcıyla kıznın üzerine yürür ama tanrılar kıza acırlar ve onu bir mersin ağacına çevirirler. On ay sonra ağacın kabuğu çatlamış ve için çok güzel bir bebek çıkmış. Çocuğu bulan ve ona vurulan Aphrodite çocuğu büyütsün diye Persephone’ye verir amcak Persephone’de ona tutulur. Persephone, çocuğu Aphrodite’ye geri vermek istemez ve Zeus çare olarak çocuğun, yılın dört ayını Persephone’yle, dört ayını Aphrodite’yle, kalan dört ayını da istediği şekilde geçirmesine karar verir. Adonis’in, kalan dört ayını da Aphrodite’yle geçirmek istemesini kıskanan tanrı(ça)lar Adonis’in üzerine bir yaban domuzu salmışlar ve Adonis ısırılıp kanayarak can vermiş. Toprağa yayılan kanından anemon (Manisa laleleri)denilen bahar çiçekleri (baharın simgesi) bitmiş. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite’nin de ayağına diken baymış, sıyrığından akan kan tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü kırmızıya boyamış. Tanrıçanın saf aşkın simgesi olarak taşıdığı beyaz gülün kırmızıya dönüşmesi ise ölümle sonuçlanan gerçek aşkın simgesidir ve bugüne değin de öyle kalmıştır. Adonis mythosunun kökeni Fenike’dir. Fenike’de Adon bir tanrıdır. Ismisnin anlamı da efendidir. Ancak o da Adonis gibi sevgilisine kavuşamadan ölür. Bu nedenle önceleri Fenike’de kutlanmaya başlanan sonraları Kıbrıs ve Yunanistan’da kutlanan Adoneia bayramları yas bayramlarıdır. Bu bayramlardan bir kaç gün önce kadınlar küçük saksılara çabuk çıkabilecek bahar çiçekleri ekerler. Ömürleri de kısa olan bu bahar çiçeklerinin amacı gençliğinin baharında ölen Adonis’i simgelemektir.
Hermaphrodite Mythosu: Geç antik yazarlara göre Aphrodite’nin Hermes’ten olan oğludur. Ancak yine Yakındoğuda Aphroditos adı altında üst bedeni erkek, alt bedeni kadın olan bir kült vardır. Bir mythosa göre Aphroditos çok yakışıklı bir gençtir. Bir nymphe ona aşık olur, ırmakta yüzerken Aphroditos’un bedeninde tek vücut olmayı diler ve o andan itibaren dişil ve eril tek bir vücutta oluşur. Hellen dünyasındaki Hermaphrodite tiplemesinde üst beden kadın (Aphrodite), alt beden ise erkek (Hermes) olarak simgelenir.

HEPHAISTOS:
Tanrı Hephaistos, Zeus ile Hera’nın çok çirkin doğan, bu nedenle de aile için utanç kaynağı olan bir bebek olarak karşımıza çıkar. Çirkinliği onun cezalandırılmasına bile neden olmuştur. Olympos’tan atıldıktan sonra da bedensel özürlü bir kimlik kazanmıştır. Ancak bu kadar dışlanan Hephaistos’un madeni işlemekten, heykeltıraşlığa değin çok geniş bir yelpazede bir usta ve zanaatkar olduğu görülür. Hephaistos bu yapısıyla toıplumdaki bedensel özürlü kişilerin, yaşama şansı verildiğinde topluma kazandırılabileceğinin ve yararlı işler yapabileceğinin kanıtıdır. Hephaistos, toplumdaki içi sınıfının, emeğin ve emekçinin tanrısıdır. Bu nedenle toplumun bu katmanlarında çok sevilen ve kendilerini koruyan tanrı kimliğindedir. Esas mesleği demirciliktir yani ateşle uğraşan bir tanrıdır. Diğer bir deyişle ateşi üretken kılan bir tanrıdır ama ateş tanrısı değildir.
Tanrının kökeni ile ilgili son araştırmalar kökeninin Lemnos Adasına dayandığını göstermektedir. Arkaik dönemden itibaren adanın ana kentinin adı Hephaistos’tur. Bu adada yerdeki ateşin tanrısı olarak tapım görür. Hatta daha ileri gidilerek çok iyi silah yaptığı için adaya yerleşen Thrakların tanrısı olduğu ileri sürülür. Daha önce Atşna’da büyük bir tapınağı olduğu için Atina kökenli olduğu düşünülen tanrının adalı kimliği ve bundan yayılımı bugün belirlenmiştir.
Tanrı ateşi ilk defa Gigantomakhi savaşında kullanmıştır. Hatta mythosa göre savaşın kazanılmasında onun kullandığı ateş beligin rol oynamıştır. Tanrının madeni işlemedeki ustalığı ve içindeki ki annesi için yaptığı altın taht, karısı için yaptığı altın karyolada görülmektedir. Aphrodite ile olan evliliği toplumdaki güzel ve çirkinin evliliğini, evlilikte söz sahibi kişinin baba olduğu , bedensel özürlü bile olsa bir erkeğin çok güzel bir kadınla evlenebileceği ancak aldatılmaya mahkum olduğu, her türlü gülünç duruma düşmesine karşın toplumda zina yapan kadınların kocaları tarafından affedilebileceği örneklerini sergiler.
Silah yapımında ünlüdür. Akhilleus’un ünlü silahlarını yapan ve kalkanının üzerindeki betimi boyayan kişi Hephaistos’tur. Ayrıca tüm atölyelerin duvarlarında Athena ile birlikte Hephaistos’un betimi vardır.
Hephaistos, çok üretken ve iç dünyası zengin bir tanrıdır. Bunu yapıtlarıyla ortaya koymaktadır. Atina’da ayakta kalmışbüyük bir tapınağı vardır. Bu tapınakta Ionların kutladığı Apaturia Bayramları sırasında tanrı adına kutlamalar yapılır, sunaklarda kurbanlar kesilirdi. Apaturia Bayramları gerçekte Atina vatandaşı çocukların (özellikle erkek) nüfusa kaydedildikleri bayramdır. Atina kökenli bu bayram Atina’dan göç etmiş Ionlar tarafından Ionia’ya getirilmiş, Ephesos ve Kolophon dışında tüm Ion kentlerinin yıllık olarak kutladıkları bir bayramdır. Ephesos ve Kolophonun kutlamama nedeni olarak Atina’yla ilişkili bir sorun gösterilir. Smyrna’da ise bu bayram kentin Ion kenti oluşundan sonra başlar. Ancak burada çelişki vardır; Smyrna Kolophon’dan kovulanlar tarafından kurulduysa burada bu bayramların kutlanmaması gerekir.

HERMES:
Zeusla Maia’nın oğlu olan Hermes, doğduğu andan itibaren zekası, yetenekleri, eli ve ayağının çabukluğuyla dikkat çeken bir tanrıdır. Doğduğu anda Apollon’un sürülerini çalması en tanınmış öyküsüdür. Sürü çalma mythosu, toplumdaki hırsızlık yaparak sürü yaratma geleneğinin bir göstergesi olup, tanrı katında yasallaştırılmış bir olay olarak kerşımıza çıkmaktadır. Bu öykü içinde yer alan kaplumbağa kabuğundan bir telli saz olan lyrayı yapışı ise onun müzik konusundaki yeteneğini ortaya koymaktadır. Anlaşmalı olarak Apollon’dan sürüyü ve altın asalı kerykeionu alarak kendisine yeni bir kimlik ve işlev kazandırmıştır.
Hermes’in insan kimliğideki betimlerinin yanında Herme olarak çok ağırlıklı tapımı vardır. Herme; genelde sakallı bir baş, paye şeklinde bir vücut ve ereksiyon durumundaki phallustan oluşur. Hermeler khitonieni (devinim) simgeler. Hermeler kavşak noktalarında hırsızlar için, yol kenarlarında mil taşları olarak, nekropolislerin girişlerinde ölü ve mezarların koruyucuları olarak ve nihayet ev kültünde büyük bir tapımı görülür. Ancak kent koruyucusu olarak kentin baş tanrısı şeklinde değil, kent girişlerinin koruyucusu olarak tapım görür. Özellikle ev kültündeki Hermelerde kolluklar (omuzdan çıkıntı) vardır. Buraya, dilekte bulunan kişi kumaş veya giysi asarak Hermeye hediye vermiş olur. Ev kültündeki en büyük özelliği ise herkesin Hermesinin farklı olmasıdır ve her birey kendi Herme’sinin bakımından sorumludur. Herme kültünün Yakındoğu (Suriye-Fenike) kökenli olanKabirler kültünde yeri büyüktür. Yunanistan’a Yakındoğu’dan geçmiş olan Kabirler kültüne bağlı olan insanların Herme’ye yoğun şekilde taptıkları, sıklıkla büyük baş hayvan kurban ettikleri bilinmektedir.
Babası Zeus’un bir çok görevine giden ulak tanrıdır. Bu öykülerinden bir tanesi Io mythosudur. Zeus’un ilişkide bulunduğu bu genç kızı beyaz bir ineğe çevirme öyküsü ve onun kaçış serüveni Bosphoros (inek geçidi) olarak adlandırılan Istanbul Boğazının adlandırılmasını, Ege Denizi’nin de Io’nun ardından Ion denizi olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Tanrının, ulaklık işlevinde kullandığı en belirgin simgesi kanatlı ayakkabılarıdır. Bazen Hades’in Petasos’unu (görünmez yapan başlık), bazen kendi kanatlı ya da kanatsız olan şapkasını kullanır.
Hermes, ruhların kılavuzu olarak Psykhopompos adı altında ruhları yeraltı dünyasına götüren, onlara yardımcı bir tanrı işlevindedir. Bununla ilişkili olarak Orpheus ve karısı Eurydike’nin yeraltı dünyasından yaşayanların dünyasına çıkarılmasında Orpheus’a ve karısına yardımcı olmuş, ancak Orpheus’un kendisine söylenen geriye bakmama uyarısını unutması bu serüveni yarıda bırakmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder